Yapay zekâ tartışması iki uç arasında sıkıştı. Bir tarafta mucize anlatısı var: Her şeyi çözecek, hızlandıracak, ucuzlatacak yeni akıl. Diğer tarafta felaket anlatısı: İnsanı işsiz, etkisiz, gereksiz bırakacak büyük makine. İkisi de insanı kenarda tuttuğu için eksik. Ve en önemlisi; yapay zekâ, ahlaki, politik ve jeopolitik sınavımız gibi duruyor. Bu bir medeniyet tartışması.
Bu yazı, küresel üne sahip Fütürist Dr. Patrick Dixon’la söyleşime ve tartışmamızın ağırlık merkezi olan “insan ne işe yarar?” sorusuna aranan yanıt üzerine kurgulandı.
Yapay zekâyı, destekleyen, dönüştürücü gücü üzerine fikir geliştiren, meslek olarak tıp doktoru ve bir onkolog olan Dixon’ın gelecek ve teknoloji ağırlıklı konuşma ve kitapları çok satıyor. “How AI Will Change Your Life; A Futurist’s Guide to a Super Smart World” sonuncusu. Bir yıldır en çok satan kitaplar listesinin başında. Dixon, yazan, konuşan, şirketlere ve liderlere “gelecek okuması” desteği veriyor. İndeks Konuşmacı Ajansında yıllar önce birlikte ürettiğimiz projelerden birinde sahnede hologramla kendisini çoğaltma macerasına girişmiş, izleyenler, birbiriyle konuşan iki Patrick karşısında çok şaşırmıştı…
Dixon, “insan ne işe yarar?” sorusunu, “insan sağduyusu” yanıtı üzerine inşa etti. Şunu da unutmamak gerek, yapay zekâ tartışması bir teknoloji gündemi olmaktan çıktı. Bu yazıyı aşağıda sıraladığım gelişmeler ışığında okumanız, neden “insan ne işe yarar” sorusunu sorma ihtiyacı hissettiğimi daha iyi açıklayacak.
Vicdan, ahlak ve güç
Üniversiteler yaz tatiline girerken Amerikan eğitim kurumlarında diploma törenlerini ünlü konuşmacılarla taçlandırmak adetten. Her yılın popüler temasına göre seçilen konuşmacı kadrosu bu yıl yapay zekâ uzmanları ya da şirket yöneticileri oldu. Ağızlarını açıp yapay zekâ dedikleri anda, kendilerini dinleyen öğrenciler, geleceklerini ve işlerini ellerinden alacağını düşündükleri konuşmacıları protesto ettiler. Gençlerden yükselen karşı rüzgar düşündürücü.
Çok yakın geçmişte, Hıristiyan dünyasının merkezi Vatikan insan onuru, vicdan, çocuklar, emek ve ölümcül kararların makinelere bırakılması konusunda ahlaki sınır çizeceğini duyurdu. Diğer tarafta Anthropic ve OpenAI gibi şirketler dinî liderlerle görüşerek makine davranışına ahlaki çerçeve aradılar. Bu girişimlere paralel olarak İran-ABD-İsrail savaşının aktörlerindenyapay zekâ tabanlı teknoloji firması Palantir manifesto yayınladı. Bu manifestodan, ABD devletinin desteklediği “bir teknoloji firması”nın yapay zekâyı Batı’nın stratejik üstünlüğü ve askeri caydırıcılığı için güç aracı ilan ettiğini okuyoruz. Özetle, aynı teknolojiyi farklı dillerle konuşuyoruz: vicdan, ahlak, güç, endişe.
Yapay zekâ ile ilgili mücadele teknolojiye kimin sahip olacağı kadar, teknolojinin hangi değer sistemiyle çalışacağı üzerine. Vatikan “algoritma vicdanın yerini alamaz” diyor. Dinî liderlerle yapılan toplantılar “makine ahlakı kimden beslenecek?” sorusunu açıyor. Palantir “ahlak mı, üstünlük mü?” gerilimini görünür kılıyor. Gençler, geleceğimizi alamazsınız diye protestoda…
İlk günün ilk saati
Dixon’la yapay zekâ üzerine sohbet etmek gelecek muhasebesine girişmek gibi bir şey oldu. Devrimin, henüz “ilk yılının, ilk gününün, ilk saatinde” olduğumuzu düşünüyor. Kullandığımız araçlar bugün etkileyici görünse de, yarın göreceklerimizi hayal dahi edemeyeceğimizi iddia ediyor.
“Yapay zekâ pratikte ne anlama geliyor” diye sordum. Yanıtı sektör sektör verdi: Sağlık, cerrahi, savunma, enerji, müşteri hizmetleri, lojistik, danışmanlık; “Örneğin, sağlıkta kanser taramalarını değiştirebilir. Robotik cerrahide hekimin elini destekleyebilir. Savunmada savaşın hızını artırabilir. Enerjide şebekeleri akıllandırabilir. Kurumsal tarafta gece yarısı arayan müşteriye dahi yanıt verebilir. Lojistikte evrak yükünü azaltabilir. Danışmanlıkta, araştırma süresini ve çıktılarını hızlandırabilir…”
İlginç bir şey daha söyledi; “Yapay zekâ her şeyi yapabildiği için değil, bazı şeyleri çok iyi yapabildiği için önemli. Hatamızın bu noktada başladığını ısrarla dile getiriyor; “Kurumlar ve onları yönetenler yapay zekâyı, her şeyi dönüştürecek tek büyük sistem gibi görüyor.”
“O zaman söyleyin; ne çözer, neyi çözemez?” diye sordum, farklı bir yönüyle yanıtladı sorumu; “Yapay zekâyı doğru kullanabilmek için problemi seç. Küçük küçük deneme yap, ekonomik ol. Ölç. Sonuç alırsan büyüt.”
İnsan nerede durmalı?
Söyleşide, kurduğu en önemli ayrım, insanla makine arasındaki “anlam” farkı. Şöyle tarif etti: “Yapay zekâ veriyle çalışır, insan bağlamla. Yapay zekâ örüntü yakalar, insan neyin önemli olduğunu seçer. Yapay zekâ tahmin üretir. İnsan o tahminin hayatın içine nasıl yerleşeceğini düşünür.”
Yapay zekâ ile insan karşılaştırması yorumlarında kilit kavram; sağduyu, içgüdü… yerinde karar verme becerisi anlamlarına sahip “Common sense”. Açıklamaya devam edecek olursam, ortamın havasını okuma yeteneği. Bireyin söylediğiyle söylemediği arasındaki farkı duyma kapasitesi. Teknik olmayan insani beceriler… “Common sense” Türkçe’de tek kelimeyle karşılanamıyor maalesef. Mantık, sezgi, ölçü, deneyim, bağlam duygusu, karar terbiyesi, hatta hayat bilgisi aynı kavramın içinde yer alıyor.
“İnsan ne işe yarar?” diye sordum, “İnsanın önemi sağduyu sahibi olmasıdır ve sağduyu soyut bir erdem değildir” diye karşılık verdi. Dixon şöyle sürdürdü sözlerini, “Yapay zekâ liderlik edemez. İlham veremez. Gelecek vizyonu sunamaz. Yapay zekâ, insanın karar kapasitesini desteklemek için var.
Kendinizi yapay zekâya teslim eder misiniz?
Dixon’a kendini yapay zekâ ya teslim edip etmeyeceğini sordum, edebileceğini söyledi. Arkasından yapay zekâya güvenmek için koşullarını sıraladı; rolü sabit olacak, veri seti belli olacak, uzmanlık alanı tanımlı olacak, geçmiş performansı ölçülebilecek, sonuçları izlenebilecek.
Yapay zekâ milyonlarca taramadan örüntü çıkarabiliyor. Akciğer filminde kanseri erken fark edebiliyor. Laboratuvar slaytlarında insan gözünün kaçırdığı ayrıntıyı yakalayabiliyor. Yoğun bakımda hangi hastanın hangi tedaviye yanıt vereceğini tahmin edebiliyor. Ama hastanın korkularına, duygularına, onu insan yapan unsurlara dokunamıyor.
Bir milyon kişinin kan örneği, genetik kodu, tıbbi geçmişi, yaşam biçimi ve çevresel bilgisi toplanmış. Bu veri seti sayesinde yapay zekâ geleceğe dair tahmin yapabiliyor; kalp hastalığı riski; hafıza kaybı ihtimali; tedavi seçenekleri; erken uyarılar. Bu önemli bilgiyi okurken, aklımdan güvenlikle ilgili endişeli sorular geçtiğini de itiraf etmek zorundayım.
Şirketler neden sonuç alamıyor?
Dixon, 6 bin yöneticiyle gerçekleştirilen bir araştırmadan örnek verdi; yöneticilerin büyük çoğunluğunun kendi işlerinde yapay zekâ uygulamalarından pozitif etki görmedikleri için şikayet ettiklerini söyledi.
Sebebini sordum, her şeyi bir anda değiştirmeye çalıştıkları ve her şeyi yapay zekâdan bekledikleri için işe yaramadığını söyledi; “…Yapay zekâ stratejisi şirketi baştan yaratmak değil. Teklif hazırlığını hızlandırmak, müşteriye ürün deneme imkânı vermek, başvuruları ayıklamak, web prototipi üretmek olabilir. Yapay zekâ olsa olsa toplantı notu çıkarabilir, rapor özetleyebilir, sektör araştırması yapabilir. Raporu yapay zekâya yazdırmak ya da sunumu yapay zekâya teslim etmek başka bir şey. Müşteri bilgi, deneyim, sezgi, yargı, üslup için para öder…”
Kurumların yapay zekâ kullanma konusundaki sorunlarını algı üzerine yoğunlaştırdı. Geleceğin kıtlık üzerinden okunamayacağını, sorunun tersine bolluk olabileceğini düşünmek zorunda olduğumuzu, ihtiyaç fazlasını saklamak, dağıtmak, fiyatlamak, dengelemek gerektiğini anlattı.
Gelecek ne getirecek?
Dixon gelecekten çok umutlu; Krizler gelir. Başkanlar değişir. Petrol fiyatları oynar. Kur düşer. Virüs salgına dönüşür. Savaş çıkar. Yeni teknoloji hayatımıza girer. Dünya yine döner. “Yapay zekâ karmaşasında kaybolmaya gerek yok. Müşterinize, hastanıza, çalışanlarınıza, toplumsal endişelere, umutlara odaklanın” diyor.
Bu yazı, Patrick Dixon söyleşisinin ana fikri olan “İnsan ne işe yarar?” sorusu etrafında, döndü. Söyleşiden, yapay zekâya hangi koşulda güvenmeli, iş dünyasının yapay zekâdan fayda sağlaması için gerekli koşullar üzerine detayları yaprakozer.com’da bulabilirsiniz.
Youtube söyleşi yayın dili İngilizce.