İç tüketimin GSYH içindeki payı 2021 yılında yüzde 55 seviyesindeyken bugün yüzde 58'e yaklaşmış durumda. Buna karşılık sanayinin milli gelir içindeki payı aynı dönemde belirgin biçimde gerilemiş bulunuyor.
Elbette iç siyasi tansiyonun yükselmesi ve bölgemizde devam eden savaşın geleceği, gündemin en önemli başlıklarını oluşturmaya devam ediyor. Bununla birlikte, özellikle sanayi ve ihracat kaynaklı sorunların uzun süredir dile getirildiği, rekabet gücümüzdeki kaybın sürdürülebilirliği zor bir dengeye doğru evrildiğine yönelik farklı sektörlerden gelen uyarıların arttığı bir dönemde bulunuyoruz.
Aylık verilerde izlediğimiz sanayi üretimindeki yatay seyir ile perakende satışlardaki güçlü artış, uzun süredir Türkiye ekonomisinin büyüme kompozisyonunda arzı ve üretimi baskılayan, buna karşın talebi yeterince sınırlayamayan bir yapıya işaret ediyor. Bu hafta açıklanan Gayrisafi Yurt İçi Hasıla (GSYH) verileri de beklendiği gibi bu tabloyu doğruladı.
Açıklanan verilere göre Türkiye ekonomisi 2026 yılının ilk çeyreğinde yüzde 2,5 büyüdü. Geçtiğimiz yılın ilk çeyreğinde de büyüme oranı yüzde 2,5 olmuş, yılı ise yaklaşık yüzde 3,6 büyümeyle tamamlamıştık. Dolayısıyla bu yıl da benzer bir başlangıç yaptığımızı söylemek mümkün.
İktisadi faaliyeti daralan tek sektör sanayi
Büyümenin sektörlere göre dağılımına baktığımızda dikkat çekici bir tablo görüyoruz. İlk çeyrekte daralan tek sektör yüzde 0,8 ile sanayi oldu. Diğer tüm sektörlerde büyüme gerçekleşirken, büyümenin ağırlıklı olarak hizmetler sektöründen kaynaklandığını görüyoruz.
Geçtiğimiz yılın ilk çeyreğinde de benzer bir tablo vardı. Sanayi yüzde 1,8 daralırken, tarım sektöründe de yaklaşık yüzde 2'lik bir küçülme yaşanmıştı. Bu yıl ise tarım sektörünün yüzde 4,6 büyüdüğünü görüyoruz. Büyük ölçüde yağışların yeterli olması ve kuraklık riskinin azalmasının meyve-sebze üretimini desteklemesi bu sonucu açıklıyor. Verilerde çarpıcı olan nokta sanayide geçen yıl yaşanan daralmanın üzerine yeni bir daralma daha eklenmiş olması.
Harcama yöntemiyle hesaplanan büyüme verilerine baktığımızda ise ilk çeyrekte tüketim harcamalarının yüzde 4,8, yatırımların yüzde 3 arttığını görüyoruz. Buna karşılık ihracat yüzde 12,7 oranında gerilemiş durumda. Geçtiğimiz yılın ilk çeyreğinde iç talep yalnızca yüzde 2 büyürken ihracattaki daralma ihmal edilebilecek düzeyde, yüzde 0,01 olmuştu. Bu yıl ise iç talebin hızlandığını, ihracattaki kaybın ise çok daha belirgin hale geldiğini görüyoruz. İhracatımızın yaklaşık yüzde 96'sının sanayi ürünlerinden oluştuğu düşünüldüğünde, sektör temsilcilerinin uzun süredir dile getirdiği rekabet sorunlarının artık makro verilerde de net biçimde görülmeye başladığını söylemek mümkün.
Tüketim güçlü, üretim zayıf
Geçtiğimiz yıl boyunca perakende satış endeksi güçlü yükselişini sürdürdü. Otomobil satışlarında rekorlar kırıldı, konut satışları tarihi yüksek seviyelere ulaştı. Bu yılın ilk çeyreğinde bazı göstergelerde hız kesilse de tüketim eğiliminin güçlü kaldığı görülüyor. İlk çeyrekte iç talebin yüzde 4,8 büyümesi, üstelik geçen yılın aynı dönemindeki yüzde 2'lik büyümenin üzerine gelmesi, enflasyonla mücadele eden bir ekonomide talebin yeterince baskılanamadığını ortaya koyuyor. Baskı altında kalan taraf ise üretim ve arz tarafı oluyor.
Yüksek enflasyon nedeniyle üretim maliyetlerinin hızla artması, buna karşın kurun reel değerlenme politikası çerçevesinde kontrollü seyretmesi, maliyet artışlarının döviz bazlı fiyatlara yeterince yansıtılamamasına neden oldu. Sonuç olarak Türkiye hem TL hem de döviz bazında pahalı bir üretim merkezi haline gelirken, rekabet gücü üzerinde ciddi bir baskı oluştu. Son açıklanan büyüme verileri de bu sorunun rakamlara yansıdığını gösteriyor.
Ulusal gelir kompozisyonunda çarpıcı değişim
Verilerin detaylarına baktığımızda daha yapısal bir dönüşümün izlerini de görüyoruz. Örneğin iç tüketimin GSYH içindeki payı 2021 yılında yüzde 55 seviyesindeyken bugün yüzde 58'e yaklaşmış durumda. Buna karşılık sanayinin milli gelir içindeki payı aynı dönemde belirgin biçimde gerilemiş bulunuyor. 2021 yılında yüzde 25,6 olan sanayi üretimin toplamdaki payının 2022'de yüzde 29'a çıktığını, 2026'nın ilk çeyreğinde ise yüzde 17,7 seviyesine kadar düştüğünü görüyoruz.
Bir başka ifadeyle, gerçekleştirdiğimiz ulusal gelir içinde tüketimin payı artarken üretimin ve sanayinin payı geriliyor. Bu durum tasarruf açığı anlamına geliyor. Bu durum enflasyonla mücadele etmeye çalışan bir ekonomide yanlış bir kompozisyon değişikliğine, tam tersini yapmamız gerektiğine işaret ediyor.
Büyümenin kompozisyonunda dikkat edilmesi gereken bir diğer unsur da yatırımların niteliği. Bu yılın ilk çeyreğinde toplam yatırım harcamaları yüzde 3 arttı. İnşaat yatırımları yüzde 3,3, makine ve teçhizat yatırımları ise yüzde 3 büyüdü. Geçtiğimiz yılın birinci çeyreğinde makine ve teçhizat % 2,7 daralmış, inşaat sektörü ise % 7 büyümüştü. Makine ve teçhizat yatırımlarındaki artış orta vadeli verimlilik ve büyüme açısından olumlu bir gelişme olsa da sanayideki zayıflık son iki yılın ilk çeyreğinde yatırımlara da yansımış görünüyor. İnşaat sektöründeki büyümenin ise önemli oranda deprem bölgesinde devam eden faaliyetlerden kaynaklandığını vurgulamak gerekiyor.
Asya rekabeti kapıda
Önümüzdeki dönemde sanayimiz açısından bir diğer önemli risk ise Asya ülkelerinde yaşanan kur hareketleri. Son dönemde birçok Asya ülkesinin para biriminde ciddi değer kayıpları yaşanıyor. Endonezya rupiahı dolar karşısında tarihinin en düşük seviyelerine gerilerken, Hindistan rupisi, Güney Kore wonu, Filipin pesosu ve Malezya ringgiti de önemli ölçüde değer kaybetti. Japon yeni de benzer şekilde zayıf seyrediyor.
Savaşın sona ermesi ve küresel ticaret akışlarının normalleşmesi halinde, daha düşük maliyet avantajına sahip Asya ekonomilerinin uluslararası pazarlarda fiyat rekabetini artırması beklenebilir. Bu durum zaten rekabet gücü baskı altında olan Türk sanayisi açısından yeni zorluklar yaratabilir.
Elbette uzun vadede rekabet gücünün temel belirleyicisi teknoloji, verimlilik ve katma değerdir. Ancak fiyat rekabetinin önemsiz olduğunu söylemek de mümkün değildir. Özellikle kısa ve orta vadede kur politikaları ile maliyet dinamikleri rekabet gücü üzerinde belirleyici olmaya devam etmektedir.
Büyüme muhtemelen mevcut kompozisyonla hızlanacak
Sonuç olarak, büyüme verileri ekonomide üretim tarafında ciddi sorunlara ve yapısal bir değişime işaret ediyor. Büyüme devam ediyor ancak bu büyümenin ağırlıklı olarak tüketim kaynaklı olduğu görülüyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi Finansal Uygulama ve Araştırma Merkezi olarak haftalık verilerle yaptığımız tahminde ilk çeyrek büyümesini yüzde 2,33 olarak öngörmüştük. Gerçekleşme beklentimizin bir miktar üzerinde geldi. Yıl geneli için büyüme tahminimiz yüzde 3,5 civarında bulunuyor.
Yılın ikinci çeyreğinde savaşın etkisiyle büyümenin bir miktar yavaşlaması mümkün görünse de seçim sürecine girilmesiyle birlikte büyüme odaklı politikaların öncelik kazanacağı bir döneme giriyoruz. Bu nedenle yılın ikinci yarısında büyümenin yeniden hızlanabileceğini düşünüyoruz. Ancak büyümenin hızlanması, kompozisyonunun değişeceği anlamına gelmiyor. Mevcut görünüm, tüketim ağırlıklı ve sanayinin zorlanmaya devam ettiği bir yapının süreceğine işaret ediyor.
Rekabet gücümüzü nasıl artırabiliriz?
Türkiye'nin en önemli gücü güçlü ve rekabetçi sanayi altyapısıdır. Pandemi döneminde de son savaş sürecinde de gördük ki küresel ekonomi sıkıştığında dünyanın üretim için ilk yöneldiği ülkelerden biri Türkiye oluyor. Bu avantajı kaybetmememiz gerekiyor. Daha önce birçok yazımızda da belirttiğimiz gibi bu fiyat rekabetinin önemsiz olduğu anlamına gelmez. Mevcut büyüme politikamız ve kur politikamız bizim rekabet gücümüzü daha da zayıflatma ihtimali barındırıyor. Bunu tam tersine çevirmemiz gereken bir süreçteyiz. İç talebi zayıflatıp rekabetçi fiyatlara geçmemiz gerekiyor. İç talebi bastırdığımız bir noktada kur geçişkenliğini de azaltabileceğimiz için rekabet gücümüzü ve büyümenin kompozisyonu istediğimiz yöne çevirebiliriz gibi görünüyor. Seçime doğru ilerlediğimiz bugünlerde büyümeden ve iç talepten vazgeçmenin çok kolay olmadığını düşünecek olursak ve bunu ancak seçim sonrası değerlendirilebilecek bir opsiyon olduğunu dikkate alacak olursak içinde bulunduğumuz dönemde üreticinin kur dışında maliyetini aşağı çekecek vergisel ve iş gücü üzerinden alınan vergiler dahil her türlü maliyet düşürücü önlemin yine de değerli olacağı kanaatindeyiz.
