Gerçek bir işe alım planı olmadan insanları aylarca umut içinde bekletmek, onların emeğini ücretsiz veri kaynağına çevirmek etik değildir. Çünkü insanlar sadece iş aramıyor. Hayat kurmaya çalışıyor.
Birçok konuda olduğu gibi, LinkedIn’deki iş ilanları gerçek mi sahte mi artık emin olamıyoruz…
Adaylar bel bağladıkları, haber bekledikleri iş başvurularından cevap bekler. Gelmediğinde ve birçok başvurudan hiç cevap gelmediğinde ümidi kırılır.
Geçmişte de sorunlu bir alandı işe alım süreçleri.
Bazen şirket son anda pozisyonu iptal ederdi.
Bazen bütçe çıkmazdı.
Bazen içeride organizasyon dağınıktı.
Bazen de pozisyona “tanıdık biri” alınırdı.
Nepotizm yeni bir şey değil, bunu bilir ve ona göre hareket ederdik.
Ama bugün farklı bir noktadayız. Çünkü artık mesele sadece kötü yönetilen işe alım süreçleri değil. Düpedüz kötülük.
Bazı ilanlar gerçekten işe alım yapmak için açılmıyor. Bazı şirketler bilinçli şekilde sürekli ilan açıyor. Sürekli aday topluyor ve veri biriktiriyor.
Ve bunu sistematik olarak yapan şirketler var.
Bu konuda bir itiraf okudum geçenlerde. Açıkça söylüyordu:
“Aslında işe alım yapmıyoruz.
Veri topluyoruz.”
160 bin başvuru aldıklarını anlatıyordu.
CV’ler.
Ücret beklentileri.
Yetenek setleri.
Sektör geçişleri.
Hangi şehirde insanların hangi maaşa çalışmaya razı olduğu…
Ve sonra bu verileri maaş karşılaştırmaları yapmak için kullandıklarını söylüyordu. Eğer bir ilandaki pozisyon eskimişse hemen benzer bir isimle yeni bir pozisyon koyuyor.
Sonra da şöyle bir çıkarım yapabilir mesela;
“Piyasanın altında maaş veriyoruz ama insanlar yine de başvuruyor.
O yüzden maaşları artırmamıza gerek yok.”
Buna da “aday havuzu oluşturmak” deniyor. İlanı aldıklarında adaya havuzuna konduğunu ve kendisine dönüş yapılacağı belirtiliyor. Hatta otomatik bir sistem mi bir süre sonra adaya kibar bir şekilde pozisyon için uygun olmadığı belirtiliyor.
Kurumsal dilde kulağa stratejik geliyor. Ancak başka aday açısından bakınca sürecin çok acı yönleri var.
Bu süreçte kaç genç insanın zamanı, emeği, motivasyonu ve umudu tüketiliyor.
Özellikle de bu zor zamanlarda…
İş bulmanın bu kadar zor olduğu bir dönemde,
genç işsizliğinin arttığı bir ortamda,
yeni mezunların aylarca dönüş alamadığı bir piyasada, insanların umutlarıyla oynayan sistemler oluşmaya başladı.
Birçok insan artık:
- yüzlerce ilana başvuruyor,
- gecesini CV düzenleyerek geçiriyor,
- test çözüyor,
- örnek çalışma hazırlıyor,
- mülakata hazırlanıyor,
- saatlerini harcıyor…
Ve çoğu zaman ortada gerçekten doldurulacak bir pozisyon bile olmayabiliyor.
Bazı ilanlar 8-10-11 ay boyunca açık kalıyor.
Bazıları sürekli yeniden yayınlanıyor.
Bazıları aktifmiş gibi dolaşıyor ya da yakın adlarla tekrar yayınlanıyor.
Peki şirketler bunu neden yapıyor?
Çünkü artık birçok şirket gerçekten işe alımdan çok “görünürlük” yönetiyor.
Özellikle girişim dünyasında ve teknoloji sektöründe uzun zamandır bir “hızla büyüyen şirket” kültürü oluştu.
Sürekli büyüyen, sürekli işe alım yapan, sürekli genişleyen şirket görüntüsü…
Çünkü yatırımcıların görmek istediği şeylerden biri bu.
LinkedIn’de onlarca açık pozisyon görmek:
- büyüyoruz,
- yatırım alıyoruz,
- işler iyi gidiyor,
- genişleme sürecindeyiz
algısı yaratıyor.
Yani bazı ilanlar aslında sadece adaylara değil,
yatırımcılara, rakiplere, medyaya
ve hatta şirket çalışanlarına mesaj veriyor.
Bir çeşit vitrin ekonomisi oluşmuş durumda.
Gerçekten kimi işe aldığın değil,
ne kadar “büyüyormuş gibi göründüğün” daha önemli hale geliyor bazen.
Ve bu sadece işe alım tarafında değil.
Bugünün iş dünyasında birçok şey artık gerçek performanstan çok görünürlüğe dayanıyor:
- Sürekli içerik paylaşmak,
- sürekli büyüme anlatmak,
- sürekli “işe alım yapıyoruz” demek,
- sürekli başarı hikâyesi yayınlamak…
Ama kimse şu soruyu sormuyor:
Gerçekten kaç kişi işe alındı?
Kaç kişi o süreçlerden geçti?
Kaç ilana gerçekten bütçe ayrılmıştı?
Kaç kişi aylarca bekletildi?
Çünkü artık birçok yerde öz değil,
algı yönetiliyor.
Veri değil, hikâye satılıyor.
Gerçek büyüme değil, büyüme hissi pazarlanıyor.
Sorun şu ki bunun bedelini şirketler değil,
iş arayan insanlar ödüyor.
Özellikle gençler.
Çünkü insanlar zamanla kendilerinden şüphe etmeye başlıyor:
“Ben mi yetersizim?”
“Neden geri dönüş alamıyorum?”
“Bu kadar başvuru yapıp neden sonuç alamıyorum?”
Oysa bazen sorun kişinin yeterliliği değil,
sistemin samimiyetsizliği.
Şirket için bu sadece “stratejik veri toplama.”
Ama aday için:
- zaman kaybı,
- duygusal yorgunluk,
- özgüven kaybı,
- belirsizlik,
- tükenmişlik.
Özellikle gençler için bu durum artık sadece iş arama stresi değil.
Psikolojik bir yıpranma.
Peki böyle ilanlar nasıl anlaşılır?
Kesin olarak bilmek zor.
Ama bazı güçlü sinyaller var:
- İlanın aylarca kapanmaması
- Sürekli yeniden yayınlanması
- Birbirine benzer pozisyonlar
- Pozisyon açıklamasının aşırı genel olması
- İnsan kaynaklarının role dair net bilgi verememesi
- Sürecin sürekli uzaması
- “Şu an aktif işe alım yok ama sizi havuzda tutalım” denmesi
- Aynı şirketin onlarca benzer ilan açması
- Maaş aralığının hiç paylaşılmaması
- Görüşmelerin tamamen tek taraflı ilerlemesi
- Süreç sonunda tamamen sessizliğe gömülmeleri
Tabii her uzun süren ilan sahte değildir.
Ama bugün artık insanların şunu konuşması gerekiyor:
Şirketler gerçekten işe mi alıyor, yoksa insanların umutlarını veri stratejisinin bir parçasına mı dönüştürüyor?
Nedir bu vitrin ekonomisi?
Bir zamanlar şirketler ne ürettikleriyle,
kimleri istihdam ettikleriyle,
hangi değeri yarattıklarıyla anılırdı.
Bugün ise giderek daha fazla şirket biraz influencer gibi davranıyor.
Sürekli görünmek zorunda.
Sürekli büyüdüğünü göstermek zorunda.
Sürekli hareket halinde, yatırım almış, ekip kuruyor, yeni pazarlara açılıyor, yetenek peşinde koşuyor gibi görünmek zorunda.
Çünkü dijital çağda artık yalnızca performans değil,
performansın gösterisi de değer yaratıyor.
“We are hiring” cümlesi bu gösterinin en güçlü aksesuarlarından biri haline geldi.
Bazen gerçekten işe alım yapıldığı için kullanılıyor.
Ama bazen de şirketin:
- canlı,
- büyüyen,
- ilgi gören,
- yatırım alan,
- gelecek vadeden
bir organizasyon gibi görünmesi için.
İşte sorun tam da burada başlıyor.
Şirketin vitrini parlıyor olabilir.
Ama vitrindeki ilanların arkasında gerçekten parlatıldığı kadar doğru bir ürün ya da servis var mı?
Aday havuzu oluşturmak normaldir.
Piyasayı anlamak da normaldir.
Ama gerçek bir işe alım planı olmadan insanları aylarca umut içinde bekletmek,
onların emeğini ücretsiz veri kaynağına çevirmek etik değildir.
Çünkü insanlar sadece iş aramıyor.
Hayat kurmaya çalışıyorlar.
Belki de bu yüzden bunlara artık “hayalet iş ilanları” deniyor.
Çünkü ortada bir ilan var…
Ama gerçek bir pozisyon yok.
Bir süreç var…
Ama sonunda kimse işe alınmıyor.
Ve insanlar haftalarca, aylarca aslında var olmayan bir şeyin peşinden koşuyor.
Bir nevi modern iş dünyasının hayalet avcılığı.
