Bir pencere kaç hayatı hatırlatır?
Eski bir evi hatırlarken bazen önce penceresi gelir gözümüzün önüne. Önünde oturduğumuz, sokağı seyrettiğimiz, birinin gelişini beklediğimiz pencere… Perdesi, ahşabının rengi, kapanırken çıkardığı ses bile hafızamızda yer edebilir. O evden ayrılırız, sokak değişir, belki bina da ortadan kalkar; ama dünyaya bir zamanlar baktığımız o çerçeve, zihnimizde durur.
Bir evden sökülmüş pencerenin karşısında bu yüzden biraz daha uzun kalabiliriz. Kimin odasına ışık verdiğini bilmesek de kendi hayatımızdan bir şey buluruz onda. Ahşabındaki aşınma, üst üste sürülmüş boyalar, bir köşesinde kalmış kullanım izi, zamanın elle tutulur hâlidir.
Tunca’nın Kahve Dünyası’nın güncel sanat projesi Yanköşe için hazırladığı Yan Yana, bu izleri Kabataş’ta, 260 metrekarelik bir duvarda buluşturuyor. Projenin on ikinci çalışmasında kullanılan ahşap çıkma pencereler, sanatçının Ayvalık ve çevresinden topladığı parçalardan oluşuyor. Bir zamanlar farklı evlere ait olan çerçeveler, şimdi aynı yüzeyde birbirine komşu.
Pencerelerin geldiği yapılar, restore edilmek ya da yıkılmak üzere olan eski evler. Tunca, onları toplarken üzerlerinde kalan geçmişle ilgileniyor. Her birinin ölçüsü, biçimi, ahşabı, boyası ve eskime şekli farklı. Bu farklılıklar, yerleştirmenin nasıl kurulacağını da belirliyor.
Proje broşüründe Tuna Ortaylı ile yaptığı söyleşide, üretim sürecini bir tür arşivleme olarak anlatıyor sanatçı. Toplamak, sınıflandırmak, parçalar arasındaki ilişkileri görmek ve onları yeni bir bütün içinde bir araya getirmek… Burada arşivin malzemesi, bir zamanlar evlerin gündelik hayatına katılmış mimari parçalar.
Tunca’nın yaklaşımını şu sözleri açıklıyor: “Bir anlamda restore ederek geçmişlerini temizlemek yerine, üzerlerindeki izlerle birlikte var olmalarına izin verdim.” Ahşabın yıpranmışlığı, boyanın dökülmesi, kullanımın bıraktığı izler eserin içinde korunuyor. Pencerelerin geçmişi, yüzeylerinden okunmaya devam ediyor.
Bu düşünceyi önemsiyorum. Eski bir nesneyi korurken bazen onu mümkün olduğunca yeni göstermeye çalışıyoruz. Oysa eskimenin de anlattıkları var. Yıllar boyunca açılıp kapanmış bir pencerenin üzerindeki iz, o evde sürmüş hayatın küçük bir kaydı olabilir.
Bu yazımın devamı ve köşemdeki diğer yazılarımın ayrıntıları için lütfen https://www.ekonomim.com/yasam-keyfi adresine geçiniz...
Bir filmden çıkıp diğerine yetişmek
Bir festival programını açmanın kendine özgü bir keyfi vardır. Önce tanıdığımız yönetmenlerin isimlerini ararız. Sonra bir filmin konusu ilgimizi çeker, başka birinin oyuncuları… İzlemek istediklerimizin yanına işaretler koyar, seans saatlerini karşılaştırırız. Birbirine denk gelen gösterimler arasında karar vermek zorlaşır. Daha ilk film başlamadan, günlerimizi sinemaya göre düzenlemeye koyuluruz. Filmekimi, yıllardır ekim ayına böyle bir hareket getiriyor. Bir filmden çıkıp diğerine yetişmek, aradaki zamanda bir kahve içmek, az önce izlediğimiz sahneyi konuşmak… Kimi filmler üzerine hemen söyleyecek sözümüz olur; kimilerini ise biraz içimizde taşımak isteriz. Günler sonra yeniden düşündüğümüz, bir dostla konuşurken anlamı değişen filmler de vardır.
İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın Paribu sponsorluğunda düzenlediği Filmekimi, bu yıl 25. kez seyirciyle buluşuyor. İstanbul gösterimleri başladı, 18 Ekim’e kadar sürüyor. Programda 43 film bulunuyor; Cannes, Venedik ve Toronto gibi festivallerden gelen yapımlar, farklı sinema anlayışlarını aynı seçkide bir araya getiriyor.
Kırk yılın içinden geçen kırk saat
Bir saat var karşımızda… Kırka kadar ilerliyor, sonra geriye dönüyor. Barış Kıralioğlu, sergisini anlatmaya bu saatten başlıyor. Hayatın dönemlerini renklerle ayırmış. İlk on yıl beyaz; ardından renkler değişiyor. Okulun bitişi, meslek seçimi, insanın hayatta kendine yer açma çabası… Yirmili yaşlardan otuzlara uzanan bu uğraş, onun anlatımında kırka doğru biraz hafifliyor. Sonra yeni bir döngü başlıyor. İkinci kırk yılın da kendi renkleri, aydınlık ve koyu bölümleri var. Üçüncü döngüye gelince, gülerek o günlere bırakıyor sözü.
Kırkıncı yaşını karşıladığı buluşmaya “Barış Müzesi” adını vermiş. 26 Eylül’de Fular’t Galeri’de açılan serginin davetiyesinde, oyuncaklarla saatlerin, bir zürafayla trenin arasında şu cümle yer alıyor:
“Kırk yıl biriktirdiklerim kırk saatliğine sizlerle.”
Resimler arasında ilerledikçe bu birikimin parçalarıyla tanışıyoruz. Çocukken izlediği çizgi filmler, gençliğinde okuduğu mizah dergileri, sevdiği sanatçılar, oynadığı roller ve yıllardır topladığı saatler… Her birinin burada anlatılacak bir hikâyesi var.
Bir şehrin hatırası sofrasında saklı
Bir şehri bazen bir yemekle hatırlarız. Adını duyduğumuzda gözümüzün önüne bir tabak gelir; ardından o yemeği yediğimiz masa, yanımızdaki insanlar, sofrada konuşulanlar… Afyonkarahisar’ın böyle güçlü çağrışımları var. Kaymak, sucuk, lokum hemen akla geliyor. Biraz daha zaman ayırınca hamur işleri, sebze yemekleri, çorbalar ve özel gün sofralarıyla genişleyen bir mutfakla karşılaşıyoruz.
Geçtiğimiz günlerde, sekizincisi düzenlenen Uluslararası GastroAfyon Turizm ve Lezzet Festivali için Afyonkarahisar’daydım. Afyonkarahisar Motor Sporları Merkezi’nde gerçekleştirilen buluşmanın teması “Lezzetin Hafızası Anadolu” olarak belirlenmişti. Valilik himayelerinde, belediye koordinasyonunda düzenlenen festival, şehrin yemeklerini Anadolu’nun farklı mutfaklarıyla aynı çerçevede ele alıyordu. Bu tema üzerinde durmaya değer. Bir yemeğin hafızası nerede saklanır? Yazılı tarifinde, kullanılan malzemede, onu hazırlayan kişinin elinde… Bir de hangi gün yapıldığında, kiminle yenildiğinde, sofraya hangi sırayla getirildiğinde. Yemeğin hikâyesi bunların hepsini içine alıyor. Afyonkarahisar mutfağı da bu gözle bakıldığında, insanı tariflerden hayatın içine götürüyor.
İstanbul’da bir Fransız sofrasına oturmak
Bazı yemeklerin adı, daha sofraya gelmeden bir şeyler hatırlatır. Soğan çorbasını okurken üzerindeki peynirli ekmeği, Crêpes Suzette’i görünce portakalı düşünürüz. Daha önce tattığımız bir yemeğin hafızamızdaki yeriyle, biraz sonra önümüze gelecek tabak arasında bir bağ kurulur. Klasik yemekler hazırlayan bir lokantada masaya oturmanın keyiflerinden biri de bu beklentidir.
Geçtiğimiz günlerde Grand Hyatt İstanbul’daki L’Entrecôte at Library’de akşam yemeğindeydim. Otelin Library Bar alanında yer alan restoran, menüsünü Fransız mutfağının bilinen yemekleri etrafında kurmuş. Soğan çorbasından dil balığı meunière’e, antrikottan crème brûlée’ye uzanan bir seçki var. İstanbul’da bir akşamı Fransız yemeklerine ayırmak isteyenler için, menüsünü bu yönde belirlemiş bir adres.