Serkan Aksüyek
Bizcileyin yaşı 50’yi aşanların çocukluk yıllarında sık bilinen bir tekerlemeydi, “Şu yoğurdu sarımsaklasak da mı saklasak, sarımsaklamasak da mı saklasak?”.Yavruların dil becerilerini geliştirmeyi ve diksiyonlarını düzeltmeyi amaçlayan bir eğlence aracıydı tekerlemeler. Yenilenebilir enerji sektöründe son dönemde yaşanan depolama tartışmalarını izlerken nedense bu tekerleme takıldı aklıma. “Acaba enerjiyi depolasak da mı saklasak, depolamasak da mı tüketsek?” “Kardeşim nasıl saklıyorsan sakla, yeter ki sakla” diyenler varsa buyursunlar yazının kalan bölümüne…
30 BİN MW DEPOLAMA (!)
Aslında mesele 2022 Kasım ayında, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nun (EPDK) 30 bin Megavat (MW) gibi mantık sınırlarını zorlayan bir ölçekteki depolamalı elektrik üretim tesislerine onay vermesi ile başladı. Nisan 2026 sonu itibarıyla 125 bin MW olan elektrik enerjisi kurulu gücü o dönem henüz 100 bin MW sınırını yeni geçmişti. Kurulu gücün yaklaşık üçte biri büyüklüğündeki depolamalı santrali hangi yatırımcı gerçekleştirir, bu kadar büyük bir kapasiteye ihtiyaç var mıdır, 2023 yılında yapılacak genel seçimler öncesinde bu izinler tarikat ve cemaatlere peşkeş mi çekiliyor ve sair sorular enerji sektöründe sıklıkla sorulur olmuştu.
Devasa bir sektör adına masa başında karar verenlerin yanıtlaması gereken bu kılçık sorulara tatmin edici hiçbir cevap verilmedi. Nitekim, aradan geçen üç buçuk senede sadece bir adet santral bu yılın Ocak ayında vaveyla ile devreye alındı. Eskişehir Sivrihisar’daki santralin depolama kapasitesi sadece 29 MW seviyesindeydi. 27 bin MW sınırına dayanan güneş enerjisi kurulu gücü içerisinde “cim karnında bir nokta” dense abartılmış sayılmazdı. İşin enteresan tarafı, yatırımı yapan şirket enerji sektöründe adı sanı hiç duyulmamış, asıl faaliyet alanı inşaat ve taahhüt işleri olan bir şirketti.
ÖN LİSANS İPTALLERİ
Eleştirilerden yılan kamu otoritesi için de “dostlar alışverişte görsün” anlamına gelen bu açılıştan sonra depolama sistemlerinin akıbeti daha fazla merak konusu olmuştu. Olmuştu ama ilk tesisin devreye alınmasının ardından beş projenin ön lisansı “gerekli yükümlülükleri zamanında yerine getiremedikleri” gerekçesiyle iptal edildi. Yatırım yapan şirketin enerji sektörü ile ilgisi yokken, projeleri iptal edilenler arasında enerji sektörünün tanınmış firmalarının olması dikkat çekiciydi. Tüm bu dedikodulara rağmen, elektrik depolama projeleri, hâlâ canlı yatırım alanlarından biri olmayı sürdürüyor. İzmir merkezli Kontek Enerji'nin yüzde 100 iştiraki olan Maxxen’in Aydın’ın Germencik ilçesinde kurduğu yüksek teknoloji bataryalı enerji depolama sistemleri üretim tesisinin açılışı geçen yıl Aralık ayında gerçekleştirildi.
ÇÖZÜM DEPOLAMADA
Pekâlâ bu depolama işi tüm dünyada neden bu kadar önem verilen bir iş oldu? Güneş enerjisi santralleri gece saatlerinde, rüzgâr enerjisi santralleri ise düşük rüzgâr hızlarında enerji üretemiyor. Yenilenebilir enerji kaynakları arasında sadece jeotermal santraller, 1800 MW kurulu güç ile mevsim koşullarından ve gündüz-gece ayrımından bağımsız olarak 7 gün 24 saat enerji üretebiliyor.
GES ve RES'ler ülke şebekesine hızlı giriş çıkış yaptıkları takdirde, şebeke frekansının korunması mümkün olmayabiliyor. Bu tesislerin devreye girdiği anlarda şayet üretim arzı talebin üzerine çıkarsa, şebeke frekansını dengede tutmak için baz yük konumunda olan hidroelektrik ve termik santrallerin devreden çıkması gerekiyor. Bu dur-kalk hareketi özellikle termik santraller için mümkün olamıyor. Bu sorunun çözüm makamı depolama sistemlerinde yatıyor.
Küresel enerji piyasalarında artan jeopolitik gerilimler, doğal afetler ve tedarik zincirinde yaşanan kırılganlıklar; enerji arz güvenliğini ülkeler için daha stratejik başlık haline getiriyor. Enerji depolama sistemleri, yalnızca yenilenebilir enerji üretiminin dengelenmesi ve şebeke stabilitesinin sağlanması açısından değil, kriz dönemlerinde elektrik altyapısının kesintisiz çalışabilmesi bakımından da öne çıkıyor.
ÖNGÖRÜ 7-8 BİN MW
Depolama teknolojileri alanında faaliyet gösteren bir şirketin tepe yöneticisi olan Enerji Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (ENSİA) Yönetim Kurulu Başkanı Elvan Aygün Anbar, “Hayaller Paris, gerçekler Somali” benzetmesine uygun şekilde, şu değerlendirmeyi yapıyor: “Yenilenebilir enerjiyi baz yük haline getirmenin tek yolu enerji depolama sistemleridir. Şebekeyi depo olarak kullanmaktan vazgeçip enerjiyi kendi sistemlerimizde depolamalıyız. Şebekenin ayakta ve dinamik kalması her şeyden daha kıymetli. Şu an depolamalı santraller beklenen oranda para kazandırmıyor, bu da yatırımları yavaşlatıyor. Yan hizmetler, arbitraj frekans regülasyonu, pik sönümleme, black-start gibi alanlarda daha net ödeme modelleri ve çerçeveler çizilirse yatırımlar hızlanacaktır. Mevcut modelle önümüzdeki 7-8 yıl içinde Türkiye’de kurulu depolama sisteminin 7-8 bin MW’ı geçmeyeceğini öngörüyorum.”
Yaklaşık dört sene önce 30 bin MW olan planlamanın ne kadar isabetli (!) olduğunu varın siz düşünün.
AMORTİ SÜRESİ 15-18 YIL
Dönelim başlığımıza…Evet, enerjiyi depolayalım elbette ama bu işi plansızca ve gerçeklerden uzak hedeflerle başarmak mümkün olmuyor. Enerji Depolama Sistemleri Derneği gibi sektörel sivil toplum kuruluşlarının yaptıkları açıklamalardan, depolama kapasitesinin bu yıl sonuna kadar bin 500 MW’a ulaşmasının “başarı” sayılacağı anlaşılıyor.
Güneş ve rüzgâr gibi kaynaklar, doğası gereği kesintili üretim yaparken, depolama sistemleri bu noktada kritik bir rol üstleniyor. Şu anda yenilenebilir enerji santralleri şebekeyi depo olarak kullandığı için bu model sürdürülebilir değil. Ancak mevcut modelde her santrale bir depolama zorunluluğu getirilmesi de ciddi bir maliyet oluşturuyor. Bugün büyük ölçekli bir depolama yatırımının geri dönüş süresi 15 ilâ 18 yılı bulabiliyor. Bu sürelerin kısalması için düzenleyici çerçevenin depolamalı santrallerin gelirlerini netleştirmesi ve gelir modellerinin daha öngörülebilir hâle getirmesi gerekiyor.
GELİŞMİŞ ÜLKELERDE NTE’LER NEDEN YOK?
Başlıktaki soru, kıymetli okurları tahrik etsin diye özellikle seçildi. Nadir toprak elementleri (NTE), artık ülkelerin ticaret ve rekabet politikalarını belirliyor. Akıllı telefonlardan elektrikli araçlara, füze sistemlerinden yenilenebilir enerji teknolojilerine kadar pek çok alanda yaygın olarak kullanılmaya başlanan bu elementlerin tedariğinde Çin’in baskın konumu öne çıkıyor. Bu durumun yarattığı arz endişeleri, gelişmiş ülkeleri yeni arayışlara zorluyor.
Ancak bu noktada sorulması gereken sınav sorusu şu: Bu elementlerin neden sadece gelişmekte olan ya da gelişmemiş ülkelerde olduğuna yönelik bir yargı pompalanıyor? Ya da soruyu tersten soralım… Çin’i ölçek olarak dışarıda bırakırsak; ABD gibi, Almanya gibi, Kanada gibi madencilikte önde gelen gelişmiş ülkeler kendi topraklarında NTE’leri bulamıyor mu? Tüm bilimsel veriler asıl sorunun, asıl madenden NTE’leri ayrıştırma sırasında kullanılan kimyasal prosesler ve yaratacağı kirliliğin ne olacağında düğümleniyor. Benzer bir örnek; tüm gelişmiş ülkelerin adeta kaçıştığı gemi söküm sektörünü, Türkiye’nin adeta istihdam ve üretim nimeti gibi görmesindeki derin çelişkide görülüyor.
Elbette istemeyiz ama gelecek yıllarda NTE’lerin çıkarılması ve işlenmesinde “Alavere dalavere Türk Mehmet nöbete” durumuna düşme olasılığımız var. Bizden yazması…