Prof. Dr. PELİN KARATAY GÖGÜL - Dicle Üniversitesi İİBF Dekanı
Küresel ekonomi-politik düzleminde 21. yüzyılın en belirgin karakteristiği, sermayenin getirisinin büyüme oranlarını aşmasıyla belirginleşen "Büyük Kopuş"tur. Thomas Piketty’den Joseph Stiglitz’e, Angus Deaton’dan Branko Milanovic’e kadar geniş bir yelpazede tartışılan bu fenomen, Türkiye gibi yapısal dönüşümü devam etmekte, kronik enflasyon sorunu yaşayan ekonomiler için sadece bir "dağılım sorunu" değil, doğrudan bir "beka" meselesidir.
Mesele sadece Gini katsayısının kaç olduğu veya en zengin %10’un gelirden aldığı payın artıp artmadığı değildir. Mesele, Türkiye’nin bir "eşitsizlik tuzağına" düşüp düşmediğidir. Bu tuzak; düşük verimlilik, beşeri sermaye erozyonu ve kurumsal kalitesizlik ile beslenen, kendini yeniden üreten bir yapısal tıkanıklığı ifade eder.
Geleneksel iktisat paradigması, eşitsizliği genellikle büyüme sürecinin kaçınılmaz bir yan ürünü veya vergi-transfer mekanizmalarıyla düzeltilecek bir "çıktı" olarak tasnif eder. Oysa Türkiye ekonomisindeki temel tıkanıklık, piyasa süreçlerinin daha en baştan adaletsiz sonuçlar üretmesidir. Mesele artık yalnızca “gelir dağılımı bozuluyor mu?” sorusu değil; daha derin, daha yapısal bir sorun. Eşitsizlik neden kalıcı hale geliyor ve neden politika araçları bu süreci tersine çevirmekte zorlanıyor?
Türkiye’yi benzer ekonomilerden ayrıştıran temel unsur ise, bu küresel eğilimlerin çok daha kırılgan bir makroekonomik zemin üzerinde gerçekleşmesidir. Kronik enflasyon, finansal dolarizasyon ve kur oynaklığı; eşitsizliği yalnızca artırmakla kalmaz, aynı zamanda onu kalıcı hale getirir. Çünkü bu tür ortamlarda fiyat mekanizması bir koordinasyon aracı olmaktan çıkar, belirsizlik üreten bir yapıya dönüşür.
Belirsizlik ise her zaman daha güçlü olanın lehine çalışır: büyük firmalar küçükleri ezer, sermaye emeğe üstün gelir, varlık sahipleri ücretlileri geride bırakır. Dolayısıyla Türkiye’de eşitsizlik, yalnızca piyasa sonuçlarının bir yansıması değil; bizzat makroekonomik istikrarsızlığın ürettiği yapısal bir çıktıdır. Bu nedenle eşitsizlikle mücadele, aynı zamanda fiyat istikrarını ve kurumsal güveni yeniden tesis etme meselesidir.
Türkiye ekonomisinin son yirmi yılı, büyüme ile eşitsizlik arasındaki kırılgan dengeyi açık biçimde ortaya koydu. 2000’lerin başındaki yüksek büyüme ve göreli gelir iyileşmeleri, 2010 sonrası dönemde yerini düşük verimlilik, ücret baskısı ve artan servet yoğunlaşmasına bıraktı. Türkiye’de büyüme, bu niteliksel unsurlardan ziyade kredi genişlemesi, inşaat rantı ve düşük katma değerli hizmet sektörü üzerine inşa edildi.
Bu dönüşüm, Endojen Büyüme Teorisi açısından kritik bir soruna işaret eder: Beşeri sermaye, yenilik ve kurumsal kaliteyle desteklenmeyen büyüme, sürdürülebilir kapsayıcılık üretemez. Beşeri sermaye, yenilik ve kurumsal kaliteyle desteklenmeyen bir büyüme modeli, doğası gereği dışlayıcıdır. Bugün Türkiye’de eğitimin niteliği ile işgücü piyasasının talepleri arasındaki makas açıldıkça, eğitim bir "dikey mobilite" (sınıf atlama) aracı olmaktan çıkıp, mevcut eşitsizliklerin tescillendiği bir noter makamına dönüşmektedir.
Üç derin yarık: Servet mekân ve işgücü
Türkiye’de eşitsizlik tartışmasını derinleştirmek için, üretim faktörlerinin gelirden aldığı paylara bakmak kaçınılmazdır. Son yıllarda gözlenen temel eğilim, emeğin milli gelirden aldığı payın gerilerken, sermayenin payının artmasıdır. Bu yalnızca konjonktürel bir dalgalanma değil; yapısal bir bölüşüm kaymasıdır. Ücretlerin enflasyon karşısında eridiği, sendikal pazarlık gücünün zayıfladığı ve verimlilik artışlarının ücretlere yansımadığı bir ekonomide, büyüme otomatik olarak daha eşitsiz bir dağılım üretir. Buna karşılık sermaye gelirleri—kâr, faiz ve rant—hem fiyatlama gücü hem de varlık enflasyonu sayesinde korunur ve genişler. Bu durum, klasik iktisadın öngördüğü “faktör gelirleri dengesi”nin bozulduğunu ve Türkiye ekonomisinin giderek sermaye lehine işleyen bir bölüşüm rejimine evrildiğini göstermektedir. Dolayısıyla eşitsizlik, yalnızca sonuçta ortaya çıkan bir dağılım sorunu değil; üretim sürecinin bizzat kendisine içkin bir güç ilişkisidir.
Türkiye’deki eşitsizlik mimarisi bugün üç temel eksen üzerinde kristalize olmaktadır:
- Gelirden servete kayış ve pikettyyen dönüşüm: Enflasyonist süreçler, doğası gereği gizli bir servet transferi mekanizmasıdır. Fiyat istikrarının bozulduğu ortamlarda, ücret geliriyle yaşayanların satın alma gücü erirken, varlık sahiplerinin (konut, hisse senedi, döviz) serveti reel olarak katlanır. Özellikle konut piyasası, Türkiye’de sınıfsal ayrışmanın en keskinleştiği alan haline gelmiştir. Büyükşehirlerde barınma maliyetleri, ortalama bir çalışanın ömür boyu tasarrufunu aşmış durumdadır. Bu durum, bireyin iktisadi kaderinin kendi emeğinden ziyade, içine doğduğu hanenin gayrimenkul portföyüne bağlandığı bir "miras ekonomisi" yaratmaktadır.
- Yeni Ekonomik Coğrafya ve mekânsal kutuplaşma: Paul Krugman’ın öncülüğünü yaptığı Yeni Ekonomik Coğrafya, kümelenme etkilerinin (agglomeration effects) kazanan bölgeleri nasıl bir çekim merkezine dönüştürdüğünü açıklar. Türkiye’de Marmara Havzası ve özellikle İstanbul, ülkenin geri kalanını ekonomik birer uyduya dönüştüren aşırı bir yoğunlaşma sergilemektedir. Anadolu şehirleri, düşük verimlilik ve sınırlı yatırım döngüsüne sıkışırken; İstanbul, hem yetenekli işgücünü hem de sermayeyi emen bir kara delik işlevi görmektedir. Bu mekânsal dengesizlik, sadece ekonomik değil, sosyolojik bir kopuşu da beraberinde getirmektedir.
- Dual işgücü piyasası ve preteryalaşma: İşgücü piyasası, Guy Standing’in "Prekarya" olarak tanımladığı, güvencesiz, geleceksiz ve düşük ücretli bir kitle ile sınırlı bir avantajlı kesim arasında bölünmektedir. Asgari ücretin "ortalama ücret" haline gelmesi, sendikal gücün zayıflaması ve dijitalleşmenin yarattığı platform emeği, işgücü piyasasının demokratik karakterini bozmaktadır. Bu yapı, üretkenlik artışından emeğin aldığı payın sistemik olarak azalmasına neden olan bir "emek baskılama" modelini beslemektedir.
Bir gencin ev sahibi olma ihtimali
matematiksel imkansızlığa dönüştü
Bugün Türkiye’de bir gencin "çalışarak" ev sahibi olma ihtimali, iktisadi bir olasılıktan ziyade bir "matematiksel imkansızlığa" dönüşmüştür. Pikettyyen yaklaşımla söylersek; geçmişin birikmiş serveti (miras), bugünün emeğinden daha değerli hale gelmiştir. Bu durum, toplumsal sözleşmeyi temelinden sarsan "kuşaklar arası adaletsizliğin" en somut kanıtıdır.
Tam da bu noktada Deaton yaklaşımının en kritik vurgusu Türkiye için anlam kazanıyor: Angus Deaton’ın "Büyük Kaçış" (The Great Escape) kitabında vurguladığı gibi, ilerleme her zaman eşitsizliği beraberinde getirir ancak bu eşitsizlik adalet duygusunu zedelemeye başladığında bizzat ilerlemenin kendisi tehdit altına girer. Yeniden dağıtım tek başına yeterli değil. Türkiye’de sosyal transferler ve asgari ücret politikaları, kısa vadeli rahatlama sağlasa da, eşitsizliğin kök nedenlerine dokunamıyor. Çünkü sorun “sonuçların dağılımı”ndan çok, “sonuçları üreten mekanizmalar”da yatıyor. Bu nedenle politika odağının yeniden dağıtımdan “ön dağıtıma” kayması gerekiyor.
Jacob Hacker’ın literatüre kazandırdığı ve yazarların da vurguladığı "ön dağıtım" (pre-distribution) kavramı, Türkiye için kilit taşıdır. Bizde eşitsizlik, asgari ücretin "ortalama ücret" haline gelmesiyle, sendikal gücün erimesiyle ve işgücü piyasasının düşük vasıflı işlere hapsolmasıyla sokakta başlar. Sadece vergi politikalarıyla bu "ilişkisel zararı" onaramazsınız; çünkü mesele sadece para değil, bireyin üretim sürecindeki "onuru" ve "özerkliği"dir.
Peki bu ne anlama geliyor?
İlk olarak, eğitim politikalarının yeniden kurgulanması. Türkiye’de eğitim sistemi uzun süredir diploma üretirken beceri üretmekte zorlanıyor. Oysa İnsan Sermayesi Teorisi açıkça gösteriyor ki, büyümenin niteliği doğrudan beceri kalitesine bağlıdır. Mesleki eğitim, yaşam boyu öğrenme ve işyeri temelli beceri kazanımı artık tali değil, merkezi bir politika alanı olmalıdır.
İkinci olarak, bölgesel kalkınma stratejisinin radikal biçimde güncellenmesi gerekiyor. Teşvik politikalarının ötesine geçen, yerel üretim ekosistemlerini güçlendiren, üniversite-sanayi işbirliğini derinleştiren ve yerel yönetimlere gerçek yetki devri sağlayan bir model olmadan, mekânsal eşitsizlikler kalıcı hale gelir. Bu noktada Kurumsal İktisat bize önemli bir uyarı yapar: kurumlar kapsayıcı değilse, büyüme de kapsayıcı olmaz.
Üçüncü olarak, servet ve konut politikalarının yeniden düşünülmesi kaçınılmazdır. Türkiye’de vergi sistemi hâlâ ağırlıklı olarak dolaylı vergilere dayanırken, servet üzerinden alınan vergiler sınırlı kalmaktadır. Oysa eşitsizlik artık gelirden çok servet üzerinden yeniden üretilmektedir.
En kritik mesele: Toplumsal uzlaşmanın yeniden inşası
Eşitsizlik, iktisadi bir doğa kanunu değil, siyasi ve hukuki kararların bir sonucudur. Bugün Türkiye’de bir gencin çalışarak ev sahibi olma ihtimalinin matematiksel bir imkansızlığa dönüşmesi, sadece ekonomik bir gösterge değil, toplumsal uzlaşmanın zeminindeki derin bir çatlaktır. Orta sınıfın erozyonu ve fırsat eşitliğine olan inancın aşınması, siyasal alanı kutuplaştıran ve popülist dalgaları besleyen ana yakıttır.
Türkiye, eşitsizliği büyümenin "kaçınılmaz bedeli" olarak gören miyopik yaklaşımdan vazgeçmelidir. Eşitsizlikle mücadele, bir hayırseverlik faaliyeti veya bir sosyal yardım gündemi değil; Türkiye’nin küresel rekabet gücünü, toplumsal huzurunu ve demokratik dayanıklılığını koruma stratejisidir. Türkiye için çıkış yolu; "iyi işler" yaratan bir sanayi stratejisi, liyakat esaslı bir eğitim reformu ve rantı değil üretimi ödüllendiren bir vergi sistemidir.
Eşitsizlik aynı zamanda bir güven krizidir. Orta sınıfın erozyonu, gençlerin gelecek beklentilerinin zayıflaması ve fırsat eşitliğine olan inancın aşınması, ekonomik göstergelerin ötesinde bir kırılmaya işaret eder. Bu kırılma, siyasal alanda kutuplaşma ve popülist dalgalar olarak geri döner. eşitsizliğin yarattığı siyasi hoşnutsuzluk ve popülist dalga, demokratik kurumlarımızı daha da aşındıracak ve bizi "gerçeklerden kopuk elitler" ile "geride bırakılmış kitleler" arasındaki o karanlık uçuruma mahkum edecektir.
Sonuç olarak Türkiye ekonomisi bir yol ayrımında. Ya eşitsizliği büyümenin kaçınılmaz bir yan ürünü olarak kabul edecek ve düşük verimlilik-düşük refah sarmalına razı olacak; ya da büyümenin doğasını değiştirerek daha kapsayıcı bir ekonomik mimari kuracak.
Bu ikinci yol kolay değil. Ama açık olan şu: Eşitsizlikle mücadele, artık sadece sosyal politika değil; doğrudan doğruya bir kalkınma stratejisidir.