PROF. DR. A. ZAFER ACAR
İSTANBUL BİLGİ ÜNİVERSİTESİ UYGULAMALI BİLİMLER FAKÜLTESİ DEKANI
ABD destekli İsrail’in İran’a yönelik başlattığı saldırıların ardından enerji piyasalarında yaşananları artık hepimiz benzer cümlelerle okuyoruz: petrol fiyatları yükseliyor, LNG arzı daralıyor, maliyetler artıyor… Bunların hepsi doğru. Ama gelin konuya nispeten daha az konuşulan ama belki de asıl kritik olan yerden bakalım. Çünkü bu yaşananlar klasik bir arz-talep dengesizliği değil. Bu bir “tedarik zinciri aksaması” da değil. Bu, tam anlamıyla bir jeo-ekonomik tedarik zinciri şoku.
Bu ifadeyi özellikle vurguluyorum. Çünkü son günlerde yaşanan ve birbirleriyle doğrudan ilişkisi yokmuş gibi görünen gelişmeleri tedarik zincirlerine stratejik bakış açısıyla birleştirdiğimizde karşımıza farklı bir resim çıkıyor.
Gelin bu gelişmelere kısaca bakarak hafızanızı tazeleyelim. Son günlerde denizcilik sigorta piyasasının en kritik aktörlerinden biri olan Lloyd's of London tarafından yayımlanan denizcilik bilgi notlarında savaş riski primlerinin birkaç katına çıktığı açıkça ifade ediliyor. Bu, Hürmüz hattından geçen gemiler için sigorta maliyetlerinin dramatik şekilde artması demek olup, aslında şu anlama geliyor: ticaret hâlâ devam ediyor olabilir ama artık “aynı maliyetle” değil, “aynı hızla” da değil. Çünkü birçok firma -hem zaman hem de maliyet anlamına gelecek şekilde- rotalarını Ümit Burnu’na çevirdi bile.
Üstüne bir de QatarEnergy’nin ilan ettiği force majeure’ü koyalım. Bu sadece bir enerji şirketinin teknik bildirimi değil. Küresel LNG arzının yaklaşık %15-20’sini temsil eden bir oyuncunun “ben yükümlülüklerimi yerine getiremeyebilirim” demesi, doğrudan enerji arzının kırıldığı anlamına geliyor.
Şimdi burada dikkatinizi çekmek istediğim kritik bir eşik var.
Enerji meselesini sadece elektrik faturası ya da sanayi maliyeti olarak görürsek resmi eksik okuruz. Çünkü doğalgaz, azotlu gübre üretiminin ana girdisi olduğu için aynı zamanda gübre demek… Yani LNG arzındaki daralma gübre maliyetini, o tarımsal verimi, o da gıda arzını etkileyecek şekilde küresel bir zincir oluşturmaktadır.
Bu zincirin diğer ucunda ise daha sessiz ama çok kritik bir veri daha var. O da dünyanın çeşitli yerlerinde çiftçinin finansal dayanıklılığının zayıfl adığına dair raporların bulgularıdır.
Şimdi bunu birleştirelim:
Enerji pahalı, dolayısıyla gübre pahalı.
Gübre pahalı, dolayısıyla gıda üretim maliyeti artıyor.
Lojistik pahalı, dolayısıyla pazara erişim maliyeti artıyor.
Sonuç, çiftçinin marjı ve dolayısıyla üretime olan inancı eriyor.
Bu noktada çiftçilerin büyük mali kayıpları sadece mikro bir sorun değil, gelecekteki üretim kapasitesinin düşeceğinin erken sinyalidir.
Ve işin bir de piyasa tarafı var. Tarımsal emtia fiyatlarını izleyen endeksler fiyatların son dönemde sadece yükselmediğini aynı zamanda ciddi bir oynaklık sergilediğini de gösteriyor ki bu da bize şunu söylüyor: mesele artık sadece fiyat artışı değil, fiyatın öngörülemez hale gelmesi.
Yani klasik anlamda “enfl asyon” değil, çok daha problemli bir şeyle karşı karşıyayız: belirsizlik temelli fiyatlama.
Şimdi tüm bu parçaları yan yana koyduğumuzda ortaya çıkan tablo bunun artık klasik bir tedarik zinciri problemi değil, jeopolitik risklerin enerji, lojistik ve tarımı aynı anda sıkıştırdığı bir sistemik şok olduğunu gösteriyor.
Peki bu tablo bize gelecek adına ne söylüyor?
Önce küresel resme bakalım, sonra biraz daha yakına, bu coğrafyaya… Küresel ölçekte bizi bekleyen ilk şey, gıda fiyatlarında kalıcı bir yukarı yönlü baskıdan ziyade, çok daha zor yönetilen bir dalga: oynaklık. Yani fiyatların artmasından çok ne zaman ne kadar ve nerede artacağını öngöremediğimiz bir dönem. Bu, özellikle ithalata bağımlı ülkeler için sadece ekonomik değil, aynı zamanda politik bir risk demek.
İkinci olarak, tedarik zincirlerinde “coğrafyanın geri dönüşü”nü göreceğiz. Ucuz olanın değil, erişilebilir olanın tercih edildiği bir döneme giriyoruz. Bu da üretimin ve ticaretin daha bölgesel bloklar etrafında yeniden organize olacağı anlamına geliyor.
Üçüncü kritik başlık ise şu: enerji ve gıda artık iki ayrı piyasa değil. Aynı sistemin iki yüzü. Enerji arzındaki her kırılma, gecikmeli de olsa gıda krizine dönüşme potansiyeli taşıyor.
Şimdi buradan bizim bulunduğumuz yere, yani bu kadim coğrafyaya gelelim…
Bereketli Hilal olarak adlandırılan, insanlık tarihinin ilk tarım havzalarından biri olan bu coğrafyanın hemen merkezinde yer alan Türkiye için bu gelişmeler sıradan değil. Aksine hem ciddi riskler hem de güçlü fırsatlar barındırıyor.
Tarif etmeye çalıştığım durumun risk tarafı açık.
Enerjide dışa bağımlılık, gübre ve tarımsal girdi maliyetlerini doğrudan yukarı çeker. İthalata bağımlı olduğumuz ürünlerde fiyat oynaklığı iç piyasaya hızla yansır. Üstüne bir de lojistik maliyetler eklendiğinde, gıda enfl asyonu sadece ekonomik bir başlık olmaktan çıkar, toplumsal refahı doğrudan etkileyen bir güvenlik meselesine dönüşür. Ama asıl önemli olan fırsat tarafı. Çünkü Türkiye, aynı anda üç kritik rolü oynayabilecek nadir ülkelerden biri: üretici, lojistik merkez ve bölgesel dengeleyici.
İşte tam bu noktada bence üzerinde durulması gereken dört stratejik adım var.
Birincisi, tarımsal üretimde dayanıklılığı merkeze almak. Yani sadece daha fazla üretmek değil, her koşulda üretmeye devam edebilmek. Bu, su yönetiminden ürün desenine kadar uzanan daha bütüncül bir tarım politikası gerektirir.
İkincisi, gübre ve enerji bağımlılığını azaltacak entegre politikalar geliştirmek. Yenilenebilir enerji ile tarımsal üretimi daha güçlü bağlamak, yerli gübre üretim kapasitesini artırmak ve bu iki alanı birlikte düşünmek artık bir tercih değil, zorunluluk.
Üçüncüsü, Türkiye’nin lojistik avantajını klasik transit ülke rolünün ötesine taşımak. Sadece geçen malların değil, yönlendirilen ve yeniden dağıtılan akışların merkezi olmak. Bu da liman, demiryolu ve depolama altyapısının jeopolitik bir perspektifl e yeniden ele alınmasını gerektirir.
Dördüncüsü ve belki de en kritik olanı: gıda arz güvenliğini sadece bir tarım politikası olarak değil, bir milli güvenlik meselesi olarak konumlandırmak. Çünkü bu yeni dönemde gıda, en az enerji kadar stratejik bir unsur.
Bu stratejik adımlara ilave olarak tohumun toprağa verileceği bahar aylarına girdiğimiz bu günlerde çiftçilerimizin bir acil destek paketi çerçevesinde desteklenmesi önümüzdeki yıl adına ülkemizin kurtarıcısı olacaktır.
Son olarak şunu açık söyleyeyim… Bu coğrafya tarih boyunca krizlerin ortasında kaldı. Ama aynı zamanda krizleri yönetenlerin de merkezi oldu.
Bugün yaşadığımız bu jeo-ekonomik şok, Türkiye için sadece bir risk değil; doğru okunduğunda, bölgesel bir güç olarak konumunu yeniden tanımlayabileceği bir eşik.
Esen kalın.