Akıllı tuğlalarla oyunu zenginleştirmeyi tartışırken, enerjiyi duvarlarından kaçıran binalarda yaşamaya devam ediyoruz. Enerji Verimliliği Haftası, teknolojiden önce öncelikleri; çiplerden önce yalıtımı ve “akıllı” kavramını yeniden düşünmemiz gerektiğini hatırlatıyor.
Enerji Verimliliği Haftası her yıl aynı gerçeği hatırlatıyor: Türkiye’de tüketilen enerjinin yaklaşık üçte biri binalarda kullanılıyor. Bunun da büyük kısmı, yalıtımsız duvarlardan sızıp giden ısıya, yazın içeri dolan sıcağa gidiyor. Hesap ortada: Yalnızca yalıtımsızlık yüzünden her yıl 15 milyar dolar boşa harcanıyor. Isınmak için yakıyoruz, serinlemek için soğutuyoruz, sonra enerjinin nereye gittiğini merak ediyoruz.
Tam da bu günlerde, Las Vegas’ta düzenlenen CES’te Danimarkalı oyuncak üreticisi Lego, “Smart Bricks” adını verdiği yeni tuğlalarını tanıttı. Klasik 2x4 Lego parçasının içine sensörler, ışıklar, küçük bir ses üreteci ve hareketi algılayan bir sistem yerleştirilmiş. Lego’dan yapılmış bir doğum günü pastasının mumları üflendiğinde, tuğla alkış sesi çıkarıyor. Bir helikopter havaya kaldırılıyor, pervane sesi geliyor. Biraz sertçe masaya indirildiğinde kırmızı ışık yanıyor. Oyuncak akıllı. Tepki veriyor. Algılıyor. Ama aynı anda şu soru havada asılı kalıyor: Biz neden hâlâ binalarımızı bu kadar “akılsız” kullanıyoruz?
Oyuncak akıllanıyor, bina düşünmüyor
Lego bu yeni sistemi “son 50 yılın en devrimci yeniliği” olarak tanımlıyor. Ama çocuk gelişimi uzmanları hemen itiraz ediyor. “Lego’nun gücü zaten buydu” diyorlar. “Bir çocuğun Lego’yla oynarken ses çıkarması için çipe ihtiyacı yok; o sesi zaten kendi kafasında üretiyor.”
Fairplay’den Josh Golin, çocukların Lego’yla zaten ses çıkardığını, hareketi hayal ettiğini hatırlatıyor. Edinburgh Üniversitesi’nden Prof. Andrew Manches ise, Lego’nun esas gücünün basit parçalarla sınırsız hikâye kurabilme özgürlüğü olduğunu söylüyor. Yani teknoloji güzel ama fazlası oyunun ruhunu bozabilir. Bu itiraz önemli, çünkü bu tartışmayı yıllardır binalar için yapmıyoruz. Türkiye’de binaların yalnızca yaklaşık yüzde 25’i yalıtımlı. Geri kalan yapı stoğu, enerjiyi tutamayan, dışarı sızdıran, faturayı şişiren bir kabuktan ibaret. Isıyı korumayan bir duvar, soğutmayı beceremeyen bir çatı…
Akıllı olmak bazen yüksek teknoloji değil
Lego’daki tartışmada bazı akademisyenler, fiziksel oyunla dijital tepkilerin bir araya gelmesinin “oyunu genişletebileceğini” söylüyor. Ama altını çizdikleri bir şey daha var: Bu tür teknolojilerin çocukların gündelik hayatını nasıl etkilediğini sürekli sorgulamak gerekiyor.
Binalar için de durum farklı değil. Enerji verimliliği aslında karmaşık bir mühendislik problemi ya da karmaşık bir yazılım meselesi değil; çoğu zaman çocuk oyuncağı kadar net, duvara doğru kalınlıkta yalıtım yapmak kadar basit. Doğru yapılmış bir ısı yalıtımıyla binalarda enerji tüketimi yüzde 50’ye kadar düşebiliyor. Yani akıllı tuğlaların yaptığı gibi tepki vermesine gerek yok binanın, sadece görevini yapması yeterli. Ama basit olanı yıllardır erteliyoruz. Sonra da faturalar arttığında, enerji ithalatı kabardığında, iklim hedefleri tutmadığında şaşırıyoruz.
Mekânları 1970’lerin refleksiyle inşa etmek
Hayal gücü tartışması da buradan başlıyor. Lego eleştirmenleri “fazla teknoloji, hayal gücünü köreltebilir” diyor. Haklılar. Ama daha büyük bir hayal gücü sorunumuz var: Yetişkinlerin yaşadığı mekânları hâlâ 1970’lerin refleksiyle inşa etmek.
Enerji verimliliği için mevzuat var, standart var, bilgi var. Türkiye’de binaların ısıtma ve soğutma için harcadığı enerjiyi sınırlandırmayı amaçlayan TS 825 revize edildi. Neredeyse sıfır enerjili binalar konuşuluyor. Türkiye’de binaların enerji performansını hesaplayan ve sınıflandıran resmî yazılım sistemi BEP-TR güncelleniyor. Yani teknoloji elimizde, mevzuat elimizde, bilgi elimizde. Eksik olan şey hayal gücü değil, irade ve öncelik. Enerji Verimliliği Haftası belki de tam bu yüzden önemli. Çünkü bize şunu hatırlatıyor: Akıllı olmak bazen bir çip eklemek değil, doğru yerde, doğru basitliktir.
Ölçüyoruz ama ciddiye almıyoruz
Türkiye’de binaların enerji performansını ölçmek için kural da var, yazılım da, belge de. TS 825, binaların nasıl yalıtılması gerektiğini tanımlıyor; BEP-TR bu kurallara göre binanın ne kadar enerji tükettiğini hesaplıyor; Enerji Kimlik Belgesi ise bu hesabın çıktısı olarak binayı A’dan G’ye kadar sınıflandırıyor. Kâğıt üzerinde bakıldığında sistem eksiksiz. Sorun, bu sistemin günlük hayatta ne kadar ciddiye alındığında başlıyor. Enerji Kimlik Belgesi çoğu zaman satılık ya da kiralık bir dairede “tamamlanması gereken evrak” olarak görülüyor. Enerji sınıfı, konforla ya da faturayla ilişkilendirilmiyor; denetim sınırlı, farkındalık düşük. Sonuçta BEP-TR hesaplıyor ama tasarım değişmiyor, yalıtım maliyet kalemi olarak kalıyor. Bu yüzden her yıl milyarlarca dolarlık enerji, duvarlardan kaçan ısıyla birlikte boşa gidiyor. Ölçüyoruz, biliyoruz ama ne kadar ciddiye alıyoruz?
