Libya’nın doğusundaki parlamentonun yedi yıllık itirazın ardından Türkiye ile deniz yetki alanları mutabakatını onaylaması, Ankara’nın Doğu Akdeniz’deki diplomatik hareket alanını genişletiyor. Ancak bu gelişme, Mısır ve Yunanistan’la deniz yetki alanları rekabetinden Orta Doğu’daki güvenlik işbirliklerine kadar uzanan karmaşık bölgesel dengeleri yeniden gündeme taşıyor.
Libya’nın doğusundaki parlamentonun, yedi yıllık itirazın ardından Türkiye-Libya deniz yetki alanları mutabakatını onaylaması, Ankara açısından önemli bir diplomatik kazanım. Ancak kararın asıl anlamı, yalnızca Libya’daki dengelerin değişmesinde değil, Mısır’dan Yunanistan’a, Suudi Arabistan’dan Avrupa’ya uzanan ilişkilerin yeniden şekillenmesinde yatıyor.
Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’da ülkeler arasındaki ilişkiler, çoğu zaman göründüğünden daha karmaşık. Bugün aynı masada buluşan ülkeler, başka bir başlıkta karşı karşıya gelebiliyor. Dün rakip olan aktörler, değişen koşullarda işbirliği arayışına girebiliyor. Libya’daki son gelişme de bu gerçeğin yeni bir örneği.
Libya Parlamentosu’nun 7 yıllık itirazı neden sona erdi?
20 Ekim’de Libya’nın doğusundaki Temsilciler Meclisi, 2019’da Türkiye ile Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti arasında imzalanan deniz yetki alanları mutabakatını oybirliğiyle onayladı. Ankara’yla ilişkileri uzun süre mesafeli tutan ve Halife Hafter’in etkisi altındaki siyasi çevrelerin ağırlık taşıdığı parlamentonun bu kararı, önceki tutumdan belirgin bir uzaklaşma anlamına geliyor.
Türkiye, 2019 mutabakatıyla Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarına ilişkin tezlerini Libya üzerinden hukuki ve siyasi bir zemine oturtmayı hedeflemişti. Ancak Trablus hükümetiyle yapılan anlaşma, Libya’nın doğusundaki yönetim tarafından kabul görmemiş, Yunanistan ve Mısır başta olmak üzere bazı ülkelerin itirazlarıyla karşılaşmıştı.
Şimdi Bingazi’den gelen onay, Ankara’nın yıllardır aşmaya çalıştığı siyasi engellerden birini ortadan kaldırıyor. Bununla birlikte, Libya parlamentosunun kararı bütün uluslararası hukuk tartışmalarını sona erdirmiyor. Mutabakatın diğer ülkelerce tanınması ve sahadaki sonuçları ayrı bir mücadele alanı olmaya devam edecek.
Hafter’in hesabı değişti…
Türkiye, 2021’den itibaren Libya’nın doğusunu dışlayan bir ilişki modelinden vazgeçip, ülkenin farklı güç merkezleriyle temas kurmaya yöneldi. Hafter cephesiyle ilişkiler de kademeli biçimde geliştirildi. Özellikle Hafter’in oğlu Saddam Hafter’in Ankara’yla temasları, askeri işbirliği ve savunma sanayisi üzerinden yeni bir yakınlaşma zemini oluştuğuna işaret etti.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ağustos ayında hem Trablus’u hem Bingazi’yi ziyaret etmesi, Hafter ve ailesiyle temaslarda bulunması bu politikanın parçasıydı. MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın 20 Ekim’deki temaslarına ilişkin haberlerin ardından ise Bingazi'deki parlamentonun anlaşmayı onay haberi geldi.
Hafter cephesi açısından ise Türkiye’yle yakınlaşmanın motivasyonu savunma sanayi işbirliği, ekonomik ilişkiler ve uluslararası meşruiyet arayışında yatıyor. Ankara’yla ilişkilerin geliştirilmesi, Hafter ailesinin Libya’nın geleceğinde daha güçlü bir rol üstlenme hedefine de kapıyı açabilir.
Tek mesele Libya değil…
Ankara'nın Hafter cephesiyle yakınlaşmasını sadece Libya-Türkiye deniz yetki alanları anlaşması üzerinden okumak eksik kalır; Libya, Doğu Akdeniz’deki rekabetin yanı sıra Kuzey Afrika ve Sahel’e uzanan güvenlik dengelerinin de merkezinde yer alan bir ülke
Libya’daki gelişmelerin bölgesel anlamını ortaya koyan en önemli unsur, ülkeler arasındaki ilişkilerin değişkenliği. Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’de hiçbir ülke bir başlıkta kurduğu işbirliğini bütün alanlara taşımıyor. Aynı aktörler, bir konuda ortak hareket ederken başka bir konuda karşı karşıya gelebiliyor.
Mısır bunun güncel örneği. Kahire, cuma günü Türkiye’yle birlikte Avrupa ülkelerinin de yer aldığı bölgesel temaslarda masaya oturdu. Ancak aynı dönemde, Yunanistan’la bir olup, Türkiye-Libya mutabakatını kendi deniz yetki alanlarını ve kıta sahanlığı haklarını ihlal ettiği gerekçesiyle reddetti.
Meis yeniden denkleme girer mi?
Mısır ile Yunanistan’ın deniz yetki alanları konusunda imzalamış oldukları anlaşmayı "doğuya doğru genişletmekten" bahsetmeye başlamaları, Türkiye açısından yeni bir sorunun habercisi gibi; İki ülke 2020’de imzaladıkları deniz yetki alanları anlaşmasında Meis Adası’nı kapsam dışında bırakmıştı. Türkiye’nin güney kıyılarına çok yakın konumdaki ada, Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarının sınırlandırılması tartışmasının en hassas başlıklarından biri.
Şimdi deniz yetki alanlarının doğuya doğru genişletilmesi seçeneğinin gündeme gelmesi, Meis’in olası yeni bir düzenlemeye dahil edilip edilmeyeceği sorusunu da beraberinde getiriyor. Böyle bir adım, Türkiye’nin Libya üzerinden kurduğu deniz yetki alanı denklemine karşı yeni bir siyasi ve hukuki hamle niteliği taşıyabilir.
Savunma Bakanı’nın Mısır çıkışı ters teper mi?
Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’in Mısır’a yönelik yaptığı son çağrının ise “ters tepme” olasılığını da dikkate almakta fayda var;
Libya Parlamentosu’nun Türkiye ile deniz yetki anlaşmasını onaylamasının ardından Bakan Güler Mısır'a “Yunanistan’la değil bizimle deniz sınırlandırma anlaşması yaparsanız, 15 bin km² daha fazla denizalanı kazanırsınız” çağrısı yaptı. Ancak bu çağrı Yunanistan ile Mısır’ın yetki anlaşmasını imzalamadan önce de yapılmış, Kahire yönetimi tarafından hiç ciddiye alınmamıştı. Üstelik Türkiye Mısır’a deniz yetki alanı anlaşması konusundaki ilk çağrıyı yaptığında iktidarda Ankara’daki AK Parti Hükümeti ile son derece iyi ilişkilere sahip Mursi yönetimi vardı. O yönetimi bile ikna edilemedi.
Mısır ve Yunanistan’ın deniz yetki anlaşmasını imzaladıkları 2020’de mevcut hükümet yine Kahire’ye “eğer anlaşmayı bizimle yapsaydınız, daha fazla alan kazanırdınız” mesajı göndermişti. O dönemde Mısır’da yönetimde Sisi vardı, şimdi de yine Sisi Cumhurbaşkanı. Türkiye’nin çağrılarına rağmen Atina ile anlaşmaya imza koyan Sisi yönetimi, şimdi vatandaşlarına dönüp “kusura bakmayın, biz o zaman yanlış yapmışız. Mısır’ın çıkarlarını iyi koruyamamışız, Yunanistan’la anlaşma imzalayarak ülkemizin Akdeniz’de daha fazla alan kazanmasını sağlayamamışız. Şimdi Türkiye’nin Milli Savunma Bakanı bizim hakkımızı bizden iyi koruyor” der mi? Kahire’ye “yanlış yapmışsınız, gelin biz size doğrusunu gösterelim” mesajı vermek, Türkiye’nin Orta Doğu’da kurmaya çalıştığı politikada kilit önem taşıyan Mısır’ı daha da uzaklaştırmaya yol açmaz mı?
Yaşar Güler’in çıkışı bu açıdan son derece talihsiz bir açıklama olarak tarihe geçecek gibi…
Sahada olanı yok sayarak düzen kurulmuyor
Libya’da Türkiye’nin hem Trablus hem de Bingazi ile ilişkilerini geliştirerek Doğu Akdeniz’de hareket alanını genişletmesi, bölgesel güç siyasetinin temel bir gerçeğini yeniden ortaya koydu: Sahadaki güçleri yok sayarak kalıcı bir düzen kurulamıyor.
ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye-Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın İran’a ilişkin açıklamaları da Washington’ın bu gerçeği yeniden hatırladığının işareti gibi.
Barrack, 20 Ekim’de Katar’ın başkenti Doha’da düzenlenen Global Security Forum’da yaptığı açıklamalarda, İran’ın geleceğine İran halkının karar vermesi gerektiğini söyledi, ancak İran halkı ile ülkenin dinî yönetimini birbirinden ayırdı; Devrim Muhafızları’nın İsrail’e karşı düşmanca rolünü eleştiren Barrack, Libya, Afganistan, Suriye ve Irak örneklerini anarak dış müdahale ve rejim değiştirme politikalarının başarısızlıklarına dikkat çekti.
Bu sözleri ABD’nin 2003 Irak işgalinden çıkardığı dersle birlikte okumak mümkün; İşgalin ardından Irak'ta yönetimdeki Baas Partisi üyelerinin ve devlet kadrolarının geniş ölçekte tasfiye edilmesi, devlet kapasitesinin zayıflamasına ve güvenlik boşluğunun büyümesine katkıda bulunmuştu. Belli ki, İran’da da mevcut devlet yapısının tümüyle dağıtılmasının benzer sonuçlar doğurabileceği düşüncesi, Washington’ın hesaplarına girmeye başlamış.
Türkiye’nin Libya’da attığı adımlar ile Washington’ın İran’a ilişkin yaklaşımı arasındaki benzerlik de burada ortaya çıkıyor. Ankara, Doğu Akdeniz’deki çıkarlarını korumak için yalnızca Trablus yönetimiyle ilişkilerini sürdürmekle yetinmedi; yıllarca karşı cephede duran Hafter ailesiyle de temas kurdu. Nitekim sahadaki etkili aktörleri dışlamak yerine onlarla ilişki kurmak, Türkiye’nin diplomatik hareket alanını da genişletti.
Libya’dan İran’a uzanan ortak ders şu: Bir ülkenin geleceğini şekillendirmek isteyen güçler, sahadaki gerçekleri ve mevcut güç merkezlerini hesaba katmak zorunda. Bu, her aktörle uzlaşmak ya da bütün taleplerini kabul etmek anlamına gelmiyor. Asıl mesele, muhatapları baştan devre dışı bırakmanın doğuracağı sonuçları görebilmek ve çıkarları koruyacak bir denge kurabilmek.
Mekke Anlaşması’ndan Sudan’a uzanan hat
Bölgesel dengelerin değişkenliği güvenlik alanında da görülüyor. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın 7 Ağustos’ta imzaladığı Mekke Ortak Savunma Anlaşması, bölgesel güvenlik işbirliğinin yeni bir boyut kazandığını gösterdi. Mısır’ın da Suudi Arabistan’ın güvenliği, Yemen ve deniz ulaşımı gibi başlıklarda yürütülen temaslarda yer alması, farklı aktörlerin ortak kaygılar etrafında bir araya gelebildiğini ortaya koyuyor.
Sudan dosyası, Türkiye-Mısır ilişkileri bakımından ayrıca önemli... İki ülke Sudan’da orduya destek verirken, Libya’nın doğusunun çatışmanın diğer tarafıyla bağlantılı olabileceğine ilişkin iddialar da gündeme geliyor. Hafter cephesiyle yakınlaşmanın Ankara’ya sağlayacağı etkinin, bu tür bölgesel dosyalara yansıyıp yansımayacağı önümüzdeki dönemde izlenmesi gereken konulardan biri.
