Bir zamanlar, bir devletin, silahlı bir saldırıya uğraması halinde, Güvenlik Konseyi kendisine yapılan bildirim sonrasında gerekli önlemleri alana kadar bireysel veya kolektif meşru müdafaa hakkının kullanılabileceğini kabul edermiş.
Her ne hikmetse, günlerden bir gün hoca eşeğe ters biner. Eşeğin gittiği yön ile hocanın baktığı yön taban tabana zıttır. Yön ile hareket arasındaki bu kopuşu hoca sistemik bir analize taşımaz mı? Torun torbayı bir ateşin etrafında toplayıp anlatmaz mı?
Anlatır…
Hikaye bu ya,
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi diye bir kurum varmış.
Uluslararası düzenin en kritik meselelerinde yön tayin etmekle görevliymiş. Barışın ihlali, barışa tehdit, saldırı-savunma, soykırım ve doğa kırım konularında ahkam kesermiş.
Terazisi ve adaleti hiç şaşmaz zannedilirmiş.
Gel zaman git zaman, Şubat’ın 29 gün çekmediği yılların birinde, Ortadoğu denen büyük bir mahallede çok yıkıcı ve yakıcı bir hadise yaşanmış. İlk bir iki gün kimse konsey ne diyecek diye konseye gözlerini dikmemiş.
Ama hadisenin üzerinden bir ay geçtiği halde konseyde hiçbir hareket görülmemiş.
- Konsey ölmüş olabilir mi dede?
- Oğul, konseyler ölmez, konseyin içindeki faniler ölür. Konsey ölü taklidi yapıyormuş.
Konsey dermansız bir derde düşmüş. Müzakere edeceği meselenin bütün kavramları ya kavruklaşmış ya çürümüş. Ya içleri boşalmış veya patlayana kadar şişmiş. Kavramların ölçüleri şaşmış. Kavram kavrammış ama tanıyabilene aşk olsun.
Bir zamanlar, barışın ihlali veya barışa tehdit varsa saldırı meşru; ihlal veya tehdit yoksa saldırı suç sayılırmış. Saldırıya karşı savunma, meşru müdafaa kabul edilirmiş. O zamanlarda; bir devletin, silahlı bir saldırıya uğraması halinde, Güvenlik Konseyi kendisine yapılan bildirim sonrasında gerekli önlemleri alana kadar bireysel veya kolektif meşru müdafaa hakkının kullanılabileceğini kabul edermiş. Ya doğrudan kendi gücünü kullanırmış ya da yetkilendirilmiş devlet veya koalisyonlarla çözüm üretirmiş.
Savaş; yoğunluk, süreklilik ve karşılıklılık içeren organize silahlı çatışma hali olarak, meşru müdafaa da mevcut veya gerçekleşmiş bir saldırıyı bertaraf etmek amacıyla zorunlu ve orantılı güç kullanması olarak tanımlanırmış. Konseyi zorlayan bağlayıcı bir mekanizma olmamasına rağmen, konsey hukuki meşruiyet üretme tekelini elinde tutarmış.
Sonraları, hem saldırı hem meşru müdafaa kavramları şişmeye başlamış. Saldırı ve savunma savaştan bağımsızlaşmış, yakın ve gerçek, fiili ve ciddi veya kaçınılmaz unsurlarının yerine olası veya ilerde olabilir gibi unsurlarla ya şiştikçe şişmiş ya da büzüştükçe büzüşmüş. Kavramlar değişince, savaş yaygınlaşmamış, savaşın yöntemleri değişmiş ve bir mahalleye hapsolmuş. Savaşın hukuki sınırları silikleşmiş, gerilim ve risk kalıcı hale gelmiş.
Yani meşru müdafaa hakkının sınırı, ‘gerçekleşmiş saldırı’dan ‘yakın saldırı’ya, oradan ‘kaçınılmaz saldırı’ya ve nihayet ‘olası saldırı’ya doğru genişletilerek, kuvvet kullanma yasağı fiilen delinmiş, risk temelli bir müdahale rejimine dönüştürülmüş. Ve kuvvet kullanma rejimi, merkezi denetimden yorum temelli çok merkezli uygulamaya evrilmiş.
Uluslararası hukuki rejim Hoca’nın eşeği gibi başka yöne doğru yürümeye başlayınca; savaş, ilan edilen bir durum olmaktan çıkmış; sürekli müdafaa formu altında yürütülen bir süreç haline gelmiş. Uluslararası hukukun koruduğu hukuki menfaatin yönünü değiştirmiş. Kuvvet kullanımı hukuken kategorisini değiştirine, anlam yozlaştırılması veya genişletilmesiyle meşrulaştırılmış. Ekonomi artık krizlere değil, kriz ihtimalinin sürekliliğine göre şekillenmiş. Bütün fiyatlar küresel ekonomik sistemde kalıcı risk fiyatlamasına mecbur olmuş.
- Evi barkı yananların ve yıkılanların komşuları ne yapmış?
- Bu mecburiyetler evleri yanan mahalleliler kadar komşularının da meselesi haline gelmiş. Savaşa katılmayan devletler de savaşın ekonomik maliyetleriyle baş etmek zorunda kalmış.
Uluslararası sistemlerde; diliyle tarafsızlıktan söz eden devletler fiilen tarafsız kalmamış. Savaşa katılmamak için değil; savaşın maliyetlerinden korunmak için savaşın belirli unsurlarını destekleyen aktörlerle yan yana gelmiş. Doğrudan çatışmaya girmeden savaşın belirli unsurlarını (lojistik, finans, diplomasi, enerji, güvenlik akışı) destekleyerek çatışmanın sonuçlarını kendi lehine yönetmek gafletine düşmüş. Savaşı ekonomik fırsat ve maliyet dengesi olarak görüp sözde savaş istememiş ama özde savaşın devam etmesine çanak tutmuş.
Hem savaşan devletler, hem seyirci devletler için uluslararası hukuk, savaşı önlemek için değil; savaşın sınırlarını yönetilebilir kılmak için kullanılmaya başlanmış. Yönetilebilir savaş sonuçları savaşın sürdürülebilirliğini normalleştirmiş. Yani tarafsızlık diye bir şey kalmamış, tarafsızlık artık savaşa katılmamak değil, savaşın sonuçlarını yönetebilecek kadar içinde kalmak olarak konumlanmış. Bu konum, tarafsızlığı koruyucu bir statü değil, tasfiye riskini bertaraf eden unsur haline getirmiş. Devletler açıktan ve doğrudan taraf seçmeseler bile dolaylı olarak savaşan taraflardan birinin yanında yer almış.
- Dede, o zaman tarafsızlık bir tercih olmaktan çıkıp, sürdürülemez bir pozisyona dönüşmüş desene.
- Haklısın oğul
- Dede, elma dişlenmiyor hoşafı içliyor desene.
- Haklısın oğul
- Hocam; torunlarının her söylediğine hak veriyorsun, yahu uluslararası hukuk da mı haklı?
- Sen de haklısın!
- Hocam, uluslararası hukukun kavramlarını sağaltmaya doğru yola çıkalım. Belki gözünü açar?
- Hadi gidelim çalalım mayayı göle “Ya tutarsa” diye...
Bugün günlerden Hoca Nasreddin...
Bugün günlerden Nasreddin Hoca...