İklim zirveleri büyüdükçe görünürlük artıyor, ancak müzakerelerin verimliliği aynı hızla artmıyor. Uzmanlara göre bugün COP’ların büyümesini iklim diplomasisinden çok, “orada olmazsam önemli gelişmeleri kaçırırım” düşüncesi besliyor. Literatürde buna FOMO (Fear of Missing Out) deniliyor.
Bir zamanlar birkaç bin kişinin katıldığı Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Taraflar Konferansı (COP), bugün on binlerce insanın buluştuğu küresel bir organizasyona dönüştü. Devlet başkanları, bakanlar, yatırımcılar, şirket yöneticileri, belediyeler, sivil toplum kuruluşları, akademisyenler, gazeteciler ve lobiciler... Kasım ayı geldiğinde herkes aynı şehirde olmak istiyor.
Peki gerçekten herkesin aynı anda aynı yerde olması gerekiyor mu?
Oxford Climate Policy ve European Capacity Building Initiative (ECBI) uzmanlarının yaptığı değerlendirme, COP’ların artık kendi başarısının yarattığı yeni bir sorunla karşı karşıya olduğunu öne sürüyor: FOMO (Fear of Missing Out), yani “geri kalma korkusu.”
Müzakere masası büyümüyor, kalabalık büyüyor
İlk COP toplantılarında katılımcı sayısı birkaç bin kişiydi. Kyoto Protokolü'nün kabul edildiği COP3'e bile 10 binin altında kişi katılmıştı. Bugün ise tablo tamamen farklı.
Son yıllardaki COP’larda katılımcı sayısı 60 bine yaklaşırken, asıl iklim müzakerelerini yürüten çekirdek kadro neredeyse aynı kaldı. COP28’de resmi delegasyonlar için 42 binden fazla akreditasyon verilmesine rağmen, aynı yıl Bonn’daki teknik müzakere toplantılarına da katılan gerçek müzakereci sayısı yalnızca yaklaşık bin 600 kişiydi. Başka bir ifadeyle COP büyüdü; ancak müzakere topluluğu büyümedi.
Aynı çatı altında üç farklı organizasyon
Bugünkü COP, üç ayrı etkinliği aynı anda yürütmeye çalışıyor. Birincisi, ülkelerin Paris Anlaşması kapsamındaki kararları müzakere ettiği resmi diplomasi süreci. İkincisi, liderlerin siyasi mesaj verdiği küresel zirve. Üçüncüsü ise şirketlerin, yatırımcıların, şehirlerin, üniversitelerin ve sivil toplum kuruluşlarının projelerini sergilediği dev bir iklim fuarı. Bu üç alanın her biri önemli. Ancak hepsinin aynı mekânda ve aynı takvimde yapılması, zamanla etkinliği artırmak yerine azaltmaya başladı.
Büyük organizasyon, küçük verim
Uzmanlara göre sorun yalnızca katılımcı sayısı değil. Kalabalık arttıkça güvenlik kontrolleri uzuyor, toplantılar arasında hareket etmek zorlaşıyor, delegelerin koridorlarda gerçekleştirdiği gayri resmî görüşmeler azalıyor. Oysa iklim müzakerelerinde pek çok kritik uzlaşma resmi oturumlarda değil, kahve molalarında ya da tesadüfi karşılaşmalarda sağlanıyor. Öte yandan her yıl on binlerce kişinin katıldığı dev organizasyonlar kamuoyunda da gerçekçi olmayan beklentiler oluşturuyor. Oysa günümüz iklim diplomasisi artık tek bir zirvede büyük siyasi kırılmalar yaratmaktan çok, teknik ayrıntılar üzerinden ilerleyen uzun soluklu bir süreç haline gelmiş durumda.
COP31 için yeni bir fırsat
Türkiye, 2026 sonunda COP31’e ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Bu, yalnızca büyük bir uluslararası organizasyonu başarıyla gerçekleştirme sorumluluğu değil; aynı zamanda iklim diplomasisinin geleceğine ilişkin tartışmalara yön verme fırsatı da sunuyor. Bugün şirketlerin, yatırımcıların ve sivil toplumun iklim gündemindeki rolü hiç olmadığı kadar büyük. Ancak bu artan ilgi, müzakere süreçlerinin önüne geçmemeli. Asıl başarı, mümkün olduğunca fazla insanı aynı salona toplamak değil; alınan kararların daha hızlı uygulanmasını sağlayacak bir iklim yönetişimi oluşturabilmek. COP31’in Türkiye açısından gerçek mirası da, yalnızca katılımcı sayısıyla değil; iklim diplomasisini daha kapsayıcı, daha uygulanabilir ve daha sonuç odaklı hale getiren bir ev sahipliği modeliyle ölçülecek.
■ COP YENİDEN TASARLANABİLİR Mİ?
Uzmanların önerisi oldukça radikal: Resmi müzakere toplantılarının, BM İklim Sekretaryası’nın bulunduğu Bonn’da daha küçük katılımlarla düzenlenmesi; liderler zirvelerinin yalnızca gerektiğinde yapılması; şirketler, yatırımcılar ve sivil toplum için oluşturulan iklim fuarlarının ise COP başkanlığını üstlenen ülkelerde ayrı organizasyonlar olarak sürdürülmesi öneriliyor. Böyle bir modelin hem maliyetleri azaltacağı hem de iklim değişikliğinden en fazla etkilenen ülkelerin yeniden ev sahipliği yapabilmesini kolaylaştıracağı savunuluyor.
