Çerçeve Yasa tartışması, yalnızca iç siyasetin “evet-hayır” denklemine sıkıştırılacak kadar basit değil. Türkiye’nin çevresinde yeniden şekillenen Kürt meselesi, Suriye, İran ve bölgesel ittifaklar dikkate alınmadan yapılacak her değerlendirme, Ankara’nın karşı karşıya olduğu stratejik tabloyu eksik bırakabilir.
Kimisi hararetle destekleyebilir, kimisi çekimser kalabilir, kimisi de şiddetle karşı çıkabilir…
Kimisi 400 oyla kabul edilmesini hedefleyerek psikolojik bir barajı aşmanın gayreti içinde olabilir, kimisi de yaklaşan seçimlerde zaten ekonomik kriz nedeniyle bunalmış ahaliyi PKK/terör/şehitler üzerinden kendine oy vermeye ikna etmenin planı içinde olabilir.
Kimisi siyasi geleceğini bir “evet”e bağlar, kimisi için konu sonuna kadar karşı çıkılacak bir durumu ifade eder.
Kimisi için konu referandumsuz çözülemez, kimisi için Çerçeve Yasa baştan sona Anayasa’ya aykırıdır.
Kimisi için Çerçeve Yasa Türkiye’nin demokratikleşmesini de içermelidir, kimisi için bu daha başlangıçtır.
Baştan sona Türkiye’deki iç siyaseti merkeze alan bu talep/öneri/eleştiri/destek manzumesinin tarafları biraz da Türkiye’nin etrafındaki gelişmelere baksa acaba görüşlerinde değişiklik olur muydu?
Misal yılların diplomatı Mehmet Öğütçü şöyle yazdı:
“… Terörsüz Türkiye” süreci ilerliyor. PKK’nın silahsızlandırılması ve yeniden entegrasyonu için hukuki çerçeve hazırlanıyor. Suriye’de SDG/YPG’nin geleceği yeniden şekilleniyor. İran, Irak Kürdistanı’ndaki İranlı Kürt muhalif yapılara baskısını sürdürüyor. Washington ve İsrail’in İran üzerindeki baskısı artıyor.
Ve bütün bunların ortasında Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzaladı.
Bunların tek merkezden yönetilen bir planın parçaları olduğunu söylemek için elimizde kanıt yok.
Ama birbirlerinden tamamen bağımsız olduklarını varsaymak da artık fazla rahat bir okuma.”
“Mekke anlaşması neden önemli” sorusuna yine Öğütçü şöyle yanıt veriyor, “Anlaşmanın asıl önemi askeri eğitim veya savunma sanayii işbirliğinde değil.
Kolektif savunma taahhüdünde.
Bir üyeye yönelik silahlı saldırının diğerlerine de yapılmış sayılması öngörülüyor. Hakan Fidan bunu teknik açıdan NATO’nun 5. maddesine benzetiyor.”
Peki, böyle bir ortamda bölgede Kürt kartı yeniden mi dağıtılıyor sorusunun yanıtı ise şöyle
“…Türkiye açısından en hassas meselelerden biri burada…
İranlı Kürt silahlı grupların gelecekte İran içindeki bir mücadelede oynayabilecekleri rol giderek daha fazla tartışılıyor. Tahran’ın Irak Kürdistanı’ndaki bu yapılara yönelik füze ve İHA saldırıları da tehdidi ne kadar ciddi algıladığını gösteriyor.
Ancak önemli ayrımlar var.
PKK başka bir yapı... SDG/YPG başka. KDP ve PUK Peşmergeleri başka. İran’daki PJAK, PAK, KDPI ve diğer Kürt muhalif hareketleri de farklı siyasi ve askeri aktörler.
Hepsini yekpare bir “Kürt ordusu” gibi görmek ciddi hata olur.
Dolayısıyla “PKK tasfiye ediliyor, mensupları yarın İran’a gönderilecek” demek için elimizde kanıt yok.
Ama böyle bir ihtimalin tartışılması dahi Ankara açısından önemlidir.
Türkiye kendi Kürt sorununu normalleştirdikçe, çevresindeki Kürt coğrafyasına yalnızca güvenlik tehdidi olarak değil, ekonomik, siyasi ve jeopolitik nüfuz alanı olarak bakabilir.
Bu büyük bir fırsattır.
Yanlış yönetilirse aynı ölçüde büyük bir risk…”
Böyle bir çerçevede ismi etrafında şiddetli tartışmalar dönen Selahattin Demirtaş mesela “40 yıllık çatışma ortamının sonucu olarak, yüreği yaralı olmayan neredeyse kimse kalmadı. Bu nedenle, zafer görüntülerine veya gösterilerine de kaybetme duygusuna ve kaygısına da sebep olmadan vakur, olgun, erdemli bir duruşla bu süreci ilerletmek, acılarımızı ortaklaştırıp geride bırakarak el ele geleceğe yürümek zorundayız.” açıklamasını yaptı.
(Yenisi, eskisi fark etmeksizin) CHP’lilerin adeta unuttukları Tunç Soyer mesela ne diyor;
“…Siyaseti de ekonomiyi de zenginleştirecek bu yolculuğun kalıcı bir barış ve gerçek bir demokrasiyle taçlandırılması bu memleketin tüm insanlarının sağduyusu ve gayretleriyle, elbirliğiyle mümkün olacaktır. O nedenle millet devlete yön ve yol vermelidir. Bu yolculuk sadece bu topraklarda değil, bölgemizde de dünyada da gücümüzü tahkim edip, perçinleyecektir.”
Kuşkusuz meseleye dış politika ve çevremizdeki gelişmeler açısından bakınca da ortaya birçok tartışma başlığı çıkabilir. Bir sonraki yazıya onları da ele alırız. Sadece iç politikadaki taktiksel pozisyonlar, Türkiye’nin stratejik hedeflerini (varsa tabii) açıklamaya, anlamaya yetmez. Yetmediği gibi işleri daha da içinden çıkılmaz hale getirebilir!