Türkiye, İran’dan Mekke Paktı’na, “Terörsüz Türkiye” sürecinden Kürt meselesine kadar bölgesel dengelerin yeniden kurulduğu kritik bir dönemeçten geçiyor. Asıl soru ise Ankara’nın kendi bölgesel oyununu mu kurduğu, yoksa başkalarının şekillendirdiği bir denklemin içine mi sürüklendiği.
Önceki yazıyı, “Kuşkusuz meseleye dış politika ve çevremizdeki gelişmeler açısından bakınca da ortaya birçok tartışma başlığı çıkabilir. Bir sonraki yazıya onları da ele alırız.” cümlesi ile bitirmiştim. Kaldığımız yerden (iç siyasetteki tartışmalara geri dönmek üzere) devam edelim.
Malum, Türkiye açısından ideal durum; zayıf ve parçalanmış bir İran değil, öngörülebilir ve bölgesel sisteme entegre edilmiş bir İran olarak tasvir edilir.
O halde, başta Mekke Paktı gibi anlaşmalar ve giderek tartışmasız bir hale bürünen Türkiye-ABD ilişkileri, Kasımdaki ABD seçimlerine kadar süreceğini artık herkesin kabul ettiği ABD’nin saldırıları gibi etmenleri üst üste koyduğumuzda; İran’ın çözülmesi, Türkiye’nin doğu sınırında güvenlik boşluğu, büyük göç hareketleri, Irak’ta yeni çatışmalar, Kafkasya’ya kadar uzanan bir istikrarsızlık coğrafyası yaratmayacak mı?..
Türkiye evet, ABD ile de Rusya ile de; İran ile de Suudi Arabistan ile de; Suriye ile de Bağdat ile diyalog kurabiliyor, diyalog geliştirebiliyor. Bu durumda soru ise şu:
Türkiye bu ilişkilerinin de yardımı ile bölgede kendi oyununu mu kuruyor yoksa biraz kendiliğinden, biraz çeşitli büyükelçilerin fantazilerine dayanan, biraz da İsrail saldırganlığının zorunlu kıldığı yeni bölgesel şekillenmelerin içine çok da enine boyuna düşünmeden adeta balıklama dalıyor mu?
Kuşkusuz “Terörsüz Türkiye” tarihî bir süreç...
Eğer herkes bu konuda hem fikirse çerçeve yasa yangından mal kaçırır gibi neden aceleye getirildi? Türkiye Cumhuriyeti ahalisinin bundan sonraki adımların neler olacağını ve o adımların nasıl atılacağını bilmesi zaruri değil mi?
Misal; Türkiye kendi sınırları içinde çözmeye çalıştığı bir sorunu, sınırının hemen ötesinde başka bir projenin parçası olarak kullanacak mı?
Yok, iç siyaset açısından sormadım bu soruyu, Türkiye eğer bölgesel bir oyunun aktörü olacaksa ahalisinin de bunu bilmeye hakkı ve karşı çıkmaya ya da desteklemeye karar verirken de o bilgiye dayanmaya ihtiyacı var.
Aynı soru Mekke Paktı için de sorulmalı. Ama tabii çerçeve yasaya hem “evet” hem “hayır” demeyi başaran “muhalefet” partilerimizin konuya ilgisi neredeyse sıfır.
Neden böyle diyorum; çünkü iç siyasetin meclis koridorlarındaki ayak oyunlarına kendini kaptırmış partilerimiz farkında değil ama Türkiye’yi Pakistan ve Suudi Arabistan’la “birimize saldırı hepimize saldırıdır” ilkesi üzerinden bağlayan bir düzenleme, hem de Ortadoğu’nun yeniden dizayn edildiğinin ısrarla dile getirildiği bir dönemde, son derece (hayati mi demeli) önemlidir.
Misal;
İsrail-İran savaşı Körfez’e yayılırsa kolektif savunma maddesi nasıl işleyecek?
Suudi Arabistan-İran çatışması yaşanırsa ne yapacağız?
Pakistan-Hindistan arasında yeniden savaş çıkarsa Türkiye’nin yükümlülüğü ne olacak?
Pakistan’ın nükleer caydırıcılığı bu yapının neresinde?
NATO yükümlülükleriyle yeni pakt arasında çelişki doğarsa hangisi öncelikli olacak?
Türkiye bütün bu taahhütlerin karşılığında ne elde ediyor da böyle bir anlaşmaya imza koyuyor?
Bu kadar önemli bir anlaşmanın TBMM’de her platformda ayrı ayrı ve enine boyuna konuşulması gerekmez miydi?
Bölgenin yeniden dizaynın ipuçları açısından “bu pakt ne kadar önemliyse Terörsüz Türkiye ve bölgesel olarak Kürt meselesinin alacağı biçim de o kadar önemli” deniyor.
Gerçekten böyleyse;
SDG’nin Suriye devletine entegrasyonu hangi şartlarda gerçekleşecek?
Irak’taki Kürt dengeleri nasıl etkilenecek?
İranlı Kürt silahlı grupların İran içindeki olası bir mücadelede kullanılması gündeme gelirse Ankara nerede duracak?
Daha önce açıkça ifade edildiği gibi bu durum Türkiye için halâ bir “savaş sebebi” midir?
Toparlarsak…
Terörsüz Türkiye sürecinin, hiçbir başka ülkenin (ABD, İsrail, İran vs.) bölgesel stratejisinin alt başlığına dönüşmemesi nasıl sağlanacak?
Mekke Paktı mezhepçi bir İran karşıtı cepheye dönüşmeyecek mi?
Türkiye’nin çıkarı İran’la savaşacak bir blok değil; gerektiğinde İran’ı dengeleyen ve caydıran, ama Tahran’la konuşabilen bir güvenlik düzeni değil midir?
Türkiye, Kürt coğrafyasında vekil savaşçı değil, ekonomik ve siyasi nüfuz üretmeyi başarabilecek mi?
Kendi Kürt vatandaşlarıyla barışık, Irak Kürdistanı’yla ekonomik olarak bütünleşmiş, Suriye Kürtleriyle güvenlik sorunlarını çözmüş bir Türkiye çok daha büyük stratejik derinlik kazanmaz mı?
Eğer son soruya yanıtınız “evet” ise böyle bir Türkiye, İsrail ile “mecburen” çatışma noktasına gelmez mi?
Bunlar ve benzeri sorular kuşkusuz artırılabilir ama bir kez daha hatırlatmak gerekir ki bu soruların yanıtlarının peşine düşmek öncelikle muhalefet partilerinin işidir! Ne ki onlar oy avcılığı için ince hesap peşindeler.