Bazen bir kitap, tam okunacağı zamanı kendi seçiyor. 100. Gazi Koşusu'nun coşkusuyla başlayan gün, elimdeki Churchill biyografisi sayesinde beni Veliefendi'den İngiltere'ye, atların tarihinden dünya savaşlarına uzanan beklenmedik bir yolculuğa götürdü.
Heyecanla yakama rozeti takıyorum. Altın renginin üstünde siyahla "100. Gazi Koşusu" yazıyor. İlk defa Veliefendi Hipodromu'na geliyorum. Bu kentin böyle bir geleneği varken, bunca zaman nasıl olmuş da bu büyüleyici mekâna gelmemişim. Gelenek derken; hepimiz Sultanahmet Meydanı'ndaki Yılanlı Sütun'u biliriz. İşte tam da orası, MS 203'te İmparator Septimius Severus tarafından inşa edilmiş bir atmeydanı, yani hipodrom. En görkemli zamanlarında 100 bin kişilik kapasiteye ulaşmış. Fenerbahçe'nin stadyumunun 50 bin kişilik olduğunu düşünürsek büyüklüğünü gözünüzde canlandırabilirsiniz. Ben de 100'üncü yılın coşkusuyla WeReserve'nin davetlisi olarak geldiğim hipodromda, tribünleri dolduran 67 bin kişi kadar heyecanlıyım.
Mustafa Kemal Atatürk'ün Ankara Ulus'ta, Samsun'da, Konya'da ve Sarayburnu'ndaki atlı heykelleri hem Kurtuluş Savaşı'mızın görkemini hem de cephelerde en az insanlar kadar kahramanlıklar sergileyen atlara bir saygı duruşu niteliğinde. Özellikle I. Dünya Savaşı'nın yaşandığı ülkelerde, cephedeki kahramanlıkları nedeniyle atlar için de çok sayıda anıt görebilirsiniz. Peki, hâlâ bindiğimiz otomobillerin performansını "beygir gücü" olarak tanımlarken nasıl oldu da bu modern hayat, en eski dostlarımız atlardan bizi bu kadar kopardı?
Sanırım Twitter'da (X) okumuştum: "İstanbul'da at sahibi olmak için ya çok zengin olmalısınız ya da çok fakir olmalısınız… Ortası yok." Tam bu deli soruları düşünürken 100. Gazi Koşusu başlıyor. Efsanevi jokey Halis Karataş, atı Bay Nalçakan ile gruptan arayı açıyor ve yarışın kazananı oluyor. Etrafımdaki tezahüratlar beni bir anda sanki Peaky Blinders dizisinin setine ışınlıyor. Sanki yakın zamanda gördüğüm Unilever'in Liverpool'daki ilk üretim merkezi Sunlight Village'deyiz; zira dizinin bazı bölümleri de burada, bozulmadan korunan köyde çekilmiş.
İşte tam da o geziye giderken, geçen ay bıraktığım yerden 19'uncu ve 20'nci yüzyılı anlamak için okumaya devam ediyorum. Madem İngiltere'ye gideceğim, İletişim Yayınları'nın ilk baskısını bu yıl yaptığı, Sebastian Haffner'in, Tanıl Bora çevirisiyle Türkçeye kazandırdığı Churchill kitabını alıyorum. Haffner (aslında bu takma adın ardındaki gerçek adı Raimund Pretzel), iyi bir hikâye anlatıcısı olarak iki dünya savaşını ve hatta Beatles'ı görmüş bu siyaset kurdunun hayatını hızlıca özetliyor bize.
SUBAYLAR SAVAŞ MUHABIRI OLABILIYORDU…
HAFFNER, Churchill'in annesindeki Kızılderili kanından, o dönem playboy olarak nitelendirilebilecek çılgın babası Lord Randolph Churchill'den başlayarak bu biyografiyi bir roman gibi anlatıyor. "Madenciler ve gündelikçiler, hatta yarın öbürgün fabrika işçileri, niye muhafazakârlara oy versinlerdi ki? Bunu mümkün gören tek kişi, deli Lord Randolph Churchill'di"diyerek Winston Churchill'in babasının siyasi görüşüne de değinmiş oluyor.
Winston Churchill'in babasını kaybetmesi, ardından annesinin desteğiyle nerede olay varsa orada görev alan bir subaya dönüşmesine giden süreci okuyoruz. O dönemde subayların gazetecilik yapması yasak değil. Bu sayede genç Churchill, savaş meydanlarından bildiren bir muhabire dönüşüyor. Hatta esir kampından kaçışıyla tam bir kahraman hâline geliyor.
Sonrası malum; siyaset, II. Dünya Savaşı ve savaş bitiminde gerçekleştirilen Yalta Konferansı'ndaki Franklin D. Roosevelt, Josef Stalin ve Churchill'i gösteren o efsane fotoğraf karesi… Ağzındaki purosuyla özdeşleşmiş fotoğraflarıyla İngiliz siyasetinin bu gözü kara adamı, 1953 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü de kazanıyor. Pek çok zaferini ve yenilgisini okumak için Haffner'in satırları arasında kaybolabilirsiniz. 91 yaşında hayatını kaybeden Churchill, bugün huzurlu bir köy mezarlığında yatıyor.
yaşasın hayatın zorluklarına yazarak direnen insanlar!
BURGAZADA'YA her gidişimde meydandaki Sait Faik heykelini selamlarım. Ve içimden hep bir sözünü geçiririm:
"Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi? Fakat... Yazmasam deli olacaktım."
Yazmak iyileştiren bir eylem. Bu ay elime ulaşan iki kitabın sayfalarını çevirirken aklımda hep bu fikir vardı.
İlki, Sezin Mızraklı Avalin'in Destek Yayınları'ndan çıkan Biz O Kirpikleri Boşa Dökmedik! adlı kitabı. Bu sadece meme kanseriyle mücadelenin kitabı değil… Okura kendi hayatının farkındalığı için de bir şifa sunuyor. Sezin Mızraklı Avalin, Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü mezunu; MIT'de eğitim almış, pek çok teknoloji devinde çalışmış bir satış ve pazarlama lideri… Şimdi tüm bu tecrübelerini kendi hayatına da uygulayıp, "En karanlık anlar, en güçlü dönüşlerin başlangıcıdır." diye tarif etmesi boşuna değil!
Elime geçen ikinci kitap ise Evren Keskin'in kaleme aldığı KaPı/daSın. Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık'tan bu yıl çıkmış… Evren Keskin bir oyun yazarı. Ama kitabı bizi sayfalardan dijital hayata taşıyan karekodlarla dolu. Sadece anlattığı hikâyenin kapılarından değil, onun yaşamının kapılarından da geçiyoruz. Karekodlar sayesinde kendi sesinden şiirler dinleyebiliyor, onun seçtiği müziklere eşlik edebiliyor ve görsel bir şölen yaşıyoruz.

