Beyaz gecelerin aydınlığında dolaşırken anlıyorsunuz ki St. Petersburg’un gerçek hazinesi yalnızca Ermitaj’ın salonlarında değil; Gogol’ün, Puşkin’in ve Dostoyevski’nin satır aralarında saklı. Bu şehir, roman kahramanlarının hâlâ nefes aldığı ender yerlerden biri.
Kalinka Köprüsü’nün üzerinde olduğumu fark ediyorum… Gogol’ün meşhur öyküsü Palto’da düşük rütbeli bir devlet memuru olan yoksul Akakiy Akakiyeviç’in hayaletinin dadandığı köprü… Hani bilirsiniz… Tüm parasını bir palto almak için biriktirip sonra çaldırması üzerine hastalanarak ölmesi, hayalet Akakiy’in paltoyla köprüden geçen kişilere musallat olması… 1840’lı yıllarda Gogol’ün yürüdüğü köprünün üzerindeyim. Dostoyevski’ye atfedilen “Hepimiz Gogol’ün Palto’sundan çıktık” sözünün ilham kaynağı yerdeyim. Üstümde palto yok, ince bir yağmurluk… Hayaletten korkmam için sebebim yok!
İki gün kaldığım şehri dört günden fazlaymış gibi yaşadığım beyaz geceler zamanı… Sabah 3.45’te aydınlanan günüm, gece 11.00’e kadar aydınlık. Toplantılardan sonra bana kalan zamanda St. Petersburg’u, uluslararası havacılıkta hâlâ geçerli ismiyle Leningrad’ı geziyorum.
Uzun zamandır böyle masalsı bir yerde olmamıştım. 90’dan fazla nehir, 800’ün üzerinde köprü, gözümün gördüğü her yerde tarihî bina ve benzeri Avrupa kentlerine tezat oluşturan genç nüfus fazlalığı… Şehrin sokakları yalnızca tarihî binaların görkeminden, köprülerin romantizminden ibaret değil elbette. Çarlık Rusyası’nın ihtişamını, devrimlerin ayak seslerini, aristokrasinin çöküşünü ve sıradan insanın yalnızlığını aynı caddelerde buluşturan şehir, yalnızca Rusya’nın değil, dünya edebiyatının da en büyük platolarından biri. Öyle ki birçok romanda St. Petersburg sadece olayların geçtiği bir mekân değil, kahramanların kaderini belirleyen görünmez bir güç.
çeşme salonu, İstanbul köle pazarı ve Puşkin!
1. Petro tarafından yaptırılan Petergof Sarayı’nda da beni küçük bir sürpriz bekliyordu. I. Petro demişken, evet, bizim Prut Savaşı’nda yaptıkları nedeniyle “Deli” diye andığımız, kendi ülkesinde Büyük Petro olarak bilinen çardan bahsediyoruz.
Versay Sarayı’na öykünen bu sarayda duvarlardaki yağlı boya tablolar beni kendi tarihimize de bir yolculuğa götürüyor. Büyük aynalı salondan sonra ulaştığımız Chesme Hall ismine şaşırıyorum. Çeşme mi? Evet… 1770’te Cebelitarık’ı geçerek gelen ve Karadeniz’den beklediğimiz saldırının tersine bizi Çeşme’de gafil avlayan Rus donanmasının zaferi nedeniyle bu salonda, Alman asıllı ressam Johann Jakob Philipp Hackert tarafından resmedilmiş deniz muharebesi… 16 büyük kalyonumuzun, 13 kadırgamızın ve küçük gemilerimizin top atışlarıyla tamamen yok edilmesini anlatan bu resimlere, sanki bugün olmuş gibi yüreğim sıkışarak bakıyorum.
İlerlediğim salonlarda bu hava değişiyor, siyahi bir adam görüyorum… Modern Rus edebiyatının kurucusu olarak kabul edilen Puşkin’in dedesi olduğunu öğreniyorum. Abram Gannibal, Petro döneminde İstanbul’daki Rus elçisi tarafından —Tolstoy’un dedesi— bir köle pazarından alınıyor ve çara hediye ediliyor. Zekâsıyla öne çıkan bu köle, zamanla çarın en iyi dostlarından biri oluyor; askerî zekâsı sayesinde önce özgür bir adam hâline geliyor, sonra generalliğe yükseliyor. Puşkin, kıvırcık siyah saçlarını anne tarafından bu dedesine borçlu. O, Afrika kökenini hiçbir zaman saklamamış; aksine bununla gurur duymuş. Bunu yapıtlarından da anlıyoruz.
Eve döner dönmez Yevgeni Onegin’i yeniden karıştırmak istiyorum. Puşkin’in bu başyapıtı yalnızca Rus aristokrasisini anlatan bir roman değil, modern roman kahramanının da doğmasını sağlayan bir eser. Onegin, zengin, eğitimli fakat hayattan sıkılmış bir aristokrattır. Genç Tatyana’nın içten sevgisini geri çevirir; yıllar sonra ise bu kararının bedelini ağır bir pişmanlıkla öder.
Eser, Rus edebiyatında “gereksiz insan” tipinin ilk büyük örneklerinden biri kabul edilir ve Tolstoy’dan Dostoyevski’ye uzanan birçok yazarı etkiler. Romanın en çok hatırlanan bölümlerinden biri Tatyana’nın Onegin’e yazdığı mektup. Türkçeye şu şekilde çevrilmiş:
“Size yazıyorum; daha ne diyebilirim?
Bundan sonra ne söyleyebilirim ki?
Biliyorum, beni küçümsemek elinizde;
Ama talihsiz yazgıma biraz olsun acırsanız,
Beni yüzüstü bırakmayacağınıza inanıyorum.”
Bu birkaç dize bile Puşkin’in yalın ama derin anlatımını göstermeye yeter. Aradan iki yüzyıl geçmesine rağmen Evgeni Onegin, karşılıksız aşkı, pişmanlığı ve insanın zaman karşısındaki çaresizliğini anlatan en güçlü klasiklerden biri.
Puşkin, yetiştiği aristokrat çevrelere muhalif olmayı bilmiş gerçek bir entelektüeldi. Bu nedenle hiç yurt dışına çıkamadı. Ta ki Osmanlı-Rus savaşlarından biri nedeniyle Erzurum’a gidene kadar. Belki orada ölür diye düşünüldü. Aslında düelloda ölmesi de sadece bir gönül meselesi değildi. Eşine yapılan bilinçli bir saldırının onun onurlu duruşu sayesinde ortadan kaldırılmasına hizmet edecekti.
dostoyevski ile adımlamak…
Tüm bunları düşünerek saraydan çıkıp otelimize vardığımda, kararmayan bir gecede Petersburg’da yürümeye devam ettim. Bugün St. Petersburg’u gezen bir okur için Nevski Bulvarı, Griboyedov Kanalı ya da Sennaya Meydanı yalnızca turistik duraklar değil. Dostoyevski’nin Raskolnikov’unun yürüdüğü sokaklar, Gogol’ün Akakiy Akakiyeviç’inin paltosunu kaybettiği karanlık caddeler ya da Prens Mışkin’in aristokrat salonlarına açılan kapılar hâlâ ziyaretçilerini bekler. Dünyanın en büyük ve en eski müzelerinden Ermitaj’a ev sahipliği yapan St. Petersburg’un en büyük müzesi belki de binaları değil, sayfalarıdır.
Dünya edebiyatında çok az şehir, kahramanlarını bu kadar derinden biçimlendirmiş, onları kendi sokaklarında yeniden yaratmıştır belki. İşte bu yüzden St. Petersburg, Paris gibi aşkın, Londra gibi gizemin ya da New York gibi modernliğin şehri olmaktan öte, insan ruhunun başkenti, değil mi?
