Anayasa değişikliğine ilişkin farklı senaryolar ve Terörsüz Türkiye süreci gündemdeki yerini korurken, fon skandalı siyasetteki tartışmaları daha da alevlendiriyor. Ekonomik sıkışmışlığın toplumsal öfkeyi büyüttüğüne dikkat çeken değerlendirmeler, seçmenin adalet ve hesap verebilirlik konusundaki beklentilerinin sandığa nasıl yansıyacağı sorusunu öne çıkarıyor.
Bir süre önce Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum, anayasa değişikliğine ilişkin görüşlerini paylaşmıştı.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'ne geçiş ile Terörsüz Türkiye süreci ardından gelinen aşamada yeni anayasanın Türkiye Cumhuriyeti için artık kaçınılmaz olduğunu savunan Uçum, anayasa değişikliğini yeni döneme bırakmak gerektiğini savunarak, şu saptamayı yapmıştı:
“… Elbette yeni anayasa Türkiye’nin olağan gündemi olarak her zaman güncel bir konudur. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 28. döneminde yeni anayasanın yapılma ihtimali de Meclisimizin değerlendireceği bir husustur. Bu ihtimal asla dışlanamaz. Buna mukabil gerek zaman yönetimi gerekse yeni anayasa sürecinde olgunlaştırılması gereken konulara ilişkin fikri çalışma ihtiyacı TBMM’nin 29. döneminde yeni anayasanın yapılmasını daha gerçekçi bir hedefe dönüştürüyor. Tabii ki nihai karar demokratik siyasi liderliğin ve Meclisimizindir.”
Anayasa değişikliği deyince tabii akla hemen “Terörsüz Türkiye Süreci” geliyor… Çünkü, bu sürecin sonunda Anayasa değişikliği yapılacağı, bu değişiklikle devletin tanımının ve fonksiyonlarının değiştirileceği varsayılıyor.
Oysa Uçum, o paylaşımında ısrarla şu vurguyu yapmıştı: “… Bilinmelidir ki 2023 ruhuna sahip ve 2053 ve 2071 vizyonlarına uygun olarak hazırlanacak yeni anayasada milli kurtuluş ve bağımsızlık mücadelemizin ve anayasal birikimimizin kazanımları olarak Türk milleti, Türk vatandaşlığı, resmi dil ve tek zorunlu eğitim dili olarak Türkçe, cumhuriyet, üniter yapı, laiklik, demokratik hukuk devleti kırmızıçizgilerdir. Bu konularda istismar siyaseti yürütülmesine, sürece gölge düşürmek maksatlı bilinçli çarpıtmalar yapılmasına asla müsaade edilmez. Bu hususlarda farklı bir düzenleme tartışması zaten kabul edilemez…”
Ancak işin iki yönü var.
Birincisi, siz de izliyorsunuzdur, her gün yeni bir spekülasyonla karşılaşıyoruz. Bazen, anayasa değişikliği ile parlamenter sisteme geçileceğini duyuyoruz. Bazen anayasa değişikliği ile cumhurbaşkanlığı seçimi için 50+1 barajının geriye çekileceği iddiası kulağımıza çalınıyor. Bazen anayasa değişikliği ile cumhurbaşkanının görev süresinin eskisi gibi 7 yıla çıkarılacağı iddia ediliyor. Bazen vatandaşlık kavramının, bazen “değiştirilemez, değişmesi teklif dahi edilemez” maddelerin revizyona tabi tutulacağı öne sürülüyor.
İkincisi, ekonomik kriz giderek derinleşirken ahali adeta burnundan soluyor. Bu kıstırılmışlık, çaresizlik durumu -ilgisi var ya da yok- öfkenin vatan, bayrak ve benzeri “kutsallar” üzerinden vücut bulmasına yol açıyor…
Bu durumun somut işaretlerini baro ve sanayi-ticaret odası seçimlerinde görmek mümkün (bakınız İstanbul Barosu seçimleri). Hem sanayi-ticaret odalarında hem baro seçimlerinde Anayasa’nın değiştirilemez/değişmesi teklif dahî edilemez maddelerine, şehitlere yapılan vurgulara bakarsanız iktidarın giderek bir darboğaza girdiğini görürsünüz. Eğer bir seçim olacaksa ya da seçmen sandığa gitmekten imtina etmeyecekse bu öfkenin sandığa yansıması kaçınılmaz görünüyor…
İşte bu noktada Fon skandalına da bakmak gerekiyor. Şu ana kadar sadece iki siyasetçinin (Fatma Betül Sayan Kaya ile Ertan Aydın) fon skandalına karıştıkları bilgisi ortaya çıktı. Hukuki süreç nasıl sonuçlanır bilinmez ama şu an itibarıyla sanki bir takım kamu kurumu yöneticileri ile bir takım fon kuruluşu yöneticileri el ele verip görevlerini kötüye kullanmışlar gibi (bilinçli ya da bilinçsiz) bir hava yaratılıyor. Bu durum kamuoyu tepkisini de artırıyor. Nitekim Area’nın “Türkiye Siyasi Durum Araştırması - Ekim 2026” başlıklı araştırmasına göre; Seçmenin yüzde 59,4’ü Fon yolsuzluğuna adı karışanlar için gerekli soruşturmanın yapılıp ceza verileceğine inanmıyor. Yüzde 61,9’u ise elde edilen haksız kazançların geri alınıp mağdurlara iade edileceğini düşünmüyor.
Yani anayasa, fon, Terörsüz Türkiye Süreci iç içe geçmiş durumda. Birindeki olumsuzluk diğerlerini de etkiliyor.
Sözün burasında konunun bir başka boyutunu da gözden kaçırmayalım: Ali Babacan’ın kabinede yer alacağı iddiaları…
Babacan’ı, Deva, Yeniden Refah, Fazilet (kendini feshetmeseydi Gelecek) gibi partilerin ortak cumhurbaşkanı adayı göstermeyi planladığı da konuşuluyor, Mansur Yavaş’ın cumhurbaşkanı, Babacan’ın başbakan olacağı bir modelden de bahsediliyor. Hal böyleyken Babacan’ın ekonomiden sorumlu koalisyon ortağı olarak kabinede yer alması gerektiği savları nereden çıkıyor? O da bir dahaki yazıya…