Fon skandalı patlak verdiğinden bu yana -doğal olarak- ortalık toz duman…
“Nerede bizim paramız” diyen de var, “yatırmasaydın paranı öyle fonlara” diyende…
“Şirkette ödeme yapamadık, bu gidişle yapamayacağız” diyen de var, “biz tedbirliydik bize bir şey olmadı” diyende…
“Ben faiz konusunda hassasım, o yüzden şirket parasını arkadaşlar fona yatırmış” diyen de var, “e baktık, bildik arkadaşlar bizde yatırım yaptık” diyen de..
“Biz de mağduruz” diyen parti yöneticisi de var, “para mühim değil, rencide oldum. Kandırıldık” diyen bakan yardımcısı da…
“Bütün isimleri açıklayacağım” deyip kulağının üstüne yatan muhalefet lideri de var, açıkladığı isim yanlış çıkan milletvekili de…
Yorumculara göre iktidar partisi iki cepheye ayrılmış…
Hemen bütün partililer “Bu mesele bize çok zarar verdi. Daha önceki krizlerden farklı olarak en büyük zararı verdi” diyorlarmış.
Ama izlenecek yol konusunda farklı düşünüyorlarmış. Yöneticiler, “Biz bu krizi zamana yayarak çözebiliriz. Bir anda herkes deşifre olup herkes hesap verecekten ziyade, peyderpey bileti zaman içinde keseriz” diyorlarmış.
Milletvekilleri, il, ilçe yöneticileri, sokakla teması olanlar ise bunun tam tersini söylüyormuş: “Hayır, bu kriz hızla çözülmeli. Rahatsızlık çok büyük... Bunu yavaş yavaş çözelim derseniz vatandaşı tatmin edemezsiniz.”
Başka yorumculara göreyse partinin iki kanadından gelen tepkiler tahmin edilemez de değilmiş, zira onlar "ya çözemezsek sonuçları ne olacak" diye düşünmezler, “nasılsa bir şekilde çözeriz” diye düşünürlermiş.
Fakat asıl mesele, ister hızlı, ister zamana yayarak olsun, bu krizin çözülemez olmasıymış. Çünkü bu krizin asıl niteliği “olabilmiş olması gerçekliği” imiş…
İşte bu karmaşanın ortasında Cumhurbaşkanı Erdoğan (X) hesabından bir paylaşım yaptı:
“Siz önce soyup soğana çevirdiğiniz belediyelerin hesabını vereceksiniz.
Hem şehir şehir, meydan meydan dolaşıp milletin malını çalanlara sahip çıkacaksınız hem bize siyasi etik dersi vermeye kalkacaksınız.
Biz buna müsaade etmeyiz, biz bu rezil siyasete prim vermeyiz.”
Ben bu satırları yazarken paylaşımı açtığımda 3,6 milyon görüntülenme, 17 bin beğeni, 7,4 bin yorum vardı. 10 milyon üyesi olan partide, böyle bir kriz anında yüksek bir destek çıkmıyor olmalıydı ki beğeni sayısı 17 binde kalmıştı. 7,4 bin yorum altında ise (ki neredeyse hepsi olumsuz yorumlardı) 17 binin çok üzerinde beğeni vardı.
Acaba parti kanatlarından “bu kriz hızla çözülmeli. Rahatsızlık çok büyük… Bunu yavaş yavaş çözelim derseniz vatandaşı tatmin edemezsiniz.” diyenler haklı mıydı? Yoksa bizzat bu krizin “olabilmiş olması” her şeyi yerle yeksan mı etmişti? Yahut her iki durum da aynı anda aynı şekilde geçerli miydi?
Bilmiyorum.
Sadece önceki gün yapılan İstanbul 2. Baro seçimlerinin bir işaret olup olmayacağını düşünüyorum.
Malum, İstanbul 2. Baro seçimlerini, TBMM eski Başkanı Mustafa Şentop’un, AK Parti İstanbul İl Başkanı Abdullah Özdemir’in ve MHP’lilerin desteklediği, Akın Gürlek’in avukatı Abdullah Adır’ın da listesinde yer aldığı Ali Kasım Tuna kaybetti.
Milli Görüş kökenli avukatların desteklediği Rıza Saka ise seçimi kazandı.
Ali Kasım Tuna 1016 oy aldı.
Bağımsız İslami grupların ve Milli Görüş kökenli avukatların desteklediği Rıza Saka 1022 oyla baro başkanı seçildi.
Acaba düne kadar AK Parti’yi destekleyen kitleler, örgütler, cemaatler arasında bir kopuş mu yaşanıyor? Bu kopuş, toplumun muhafazakâr kesiminin önemli bir bölümünde karşılık buluyor mu? Yeni arayışlar artık daha mı net? Tahammül eşiği mi aşılmış? Eğer böyleyse AK Parti’nin alternatifi diğer İslami oluşumlar mı? Tıpkı baro seçimindeki gibi DEVA Partisi, Yeniden Refah Partisi ve Saadet Partisi’nin Abdullah Gül’ün akıl hocalığında çıkaracakları bir ortak aday seçimlerin yeni çekim merkezi mi olur? İktidardan kaçan dini bütün vatandaş, çareyi bu yeni ittifakta mı bulur?