Trafik kazalarından kaynaklı sigorta başvuruları ve geciken devlet refleksinin tetiklenmesi zamanı gelmiştir.
Her yıl Türkiye’de 1,4 milyonu aşkın trafik kazası meydana gelmektedir. Bu sayı, yalnızca istatistik değil; her biri ayrı bir hayat, ayrı bir dosya, ayrı bir belirsizlik demektir.
Kazaların yaklaşık %18’i ölümlü veya yaralanmalı, geri kalan büyük çoğunluğu ise maddi hasarlı. Kazadan sonra başlayan süreç, çoğu zaman idari bir başvuru olmaktan çıkıp yargısal bir tıkanıklığa dönüşmektedir.
Oysa hukuken tablo çok net. Mevzuat, zarar görene önce sigorta şirketine doğrudan başvuru hakkı tanıyor. Ama pratikte; bu başvuruların önemli bir kısmı; eksik evrak, yanlış yönlendirme veya usule aykırı işlem nedeniyle sonuçsuz kalıyor.
Son durak ise yine mahkeme. Oysa, burada durup şu soruyu sormak gerekiyor: Sorun gerçekten hukuki mi, yoksa idari mi?
Rakamlar bize ne söylüyor?
2024 yılında sigorta şirketleri, sadece trafik ve kasko sigortalarında 150 milyar TL’nin üzerinde tazminat ödedi. Yaklaşık 4 milyon dosya işlem gördü. Bu rakamlar şunu gösteriyor: Sigorta sistemi çalışıyor ama başvuru mekanizması aksıyor.
Aynı yıl zorunlu trafik sigortasına konu dosya sayısında %30’un üzerinde artış yaşandı.
Dosya sayısı artıyor, ödeme tutarı artıyor, ama yargıya giden uyuşmazlıklar azalmak yerine kalıcılaşıyor. Ve burada kritik eşik ortaya çıkıyor: Birçok dava, aslında hiç açılmamalıydı.
Mahkemeler ilk kapı değildir
Trafik kazalarından doğan tazminat davalarında ortalama yargılama süresi yaklaşık bir yıl.
Ancak istinaf ve temyiz sürelerini de ekleyince ortalama 3 yılı buluyor. Bu süre boyunca mağdur bekliyor, sigorta şirketi rezerv ayırıyor, mahkeme dosya taşıyor. Oysa bu davaların önemli bir kısmı, doğru ve eksiksiz yapılmış bir sigorta başvurusu ile idari aşamada çözülebilir. Sorun şurada düğümleniyor: Vatandaş, hangi belgeyi, hangi sırayla, hangi şirkete, hangi kapsamda sunacağını bilmiyor. Bilmediği için ya eksik başvuruyor ya da yanlış yönlendiriliyor.
Bu bir kötü niyet sorunu değil.
Bu, devletin başvuru mimarisinde boşluk bırakması meselesi.
Devletin sessiz kaldığı yerlerde piyasa gürültü yapar
Bugün bu boşluğu kim dolduruyor? Danışmanlık adı altındaki yapılar, kayıt dışı yönlendirmeler, hukuki sınırları zorlayan aracı mekanizmalar…Sonuçlar ise; Vatandaş neye imza attığını bilmiyor. Sigorta şirketi muhatabını net göremiyor. Yargı, önüne gelmemesi gereken dosyalarla yargı meşgul ediliyor ve yargının yükü artıyor.
İçişleri Bakanlığı ortaya çıkan ihtiyacı, başvurunun doğru yere, doğru biçimde, doğru zamanda yönlendirecek idari çerçeve oluşturabilir. Merkezi idarenin yereldeki en güvenilir yüzü, ilk temas noktası ve başvuru mekanizmasının doğal mekanı kaymakamlık binalarında; sorunun çözümünü çerçeveleyerek sağlayabilir. Böylelikle de; Devlet, sürece taraf olmaz; süreci düzenler.
Mesele; Sigorta Meselesi Değil, Bir İdare Meselesidir. Bu çerçevede kimsenin adına pazarlık yapılmıyor, kimseye hukuki temsil sunulmuyor, kimse sigorta şirketi adın akarar vermiyor. Eksiksiz evraklarla, başvurunun doğru yapılmasının aydınlatılması yapılıyor. Böylelikle, sigorta şirketi daha hızlı karar verir, vatandaş mahkemeye gitmez, yargı nefes alır.
İçişleri Bakanlığı’nın çıkaracağı genelge; ne mucize yaratır ne de sistemi baştan kurar. Yargının görünmeyen ağır yükü hafifler. Mağdurun mağduriyeti en aza iner.
Devlet aracı olmaz ama düzenleyici olur. Alacakaranlıktaki bir meseleye ölçülü bir devlet refleksi kazandırır.
Ve bazen, adalet dediğimiz şey tam olarak budur.