Daha önce kaleme aldığımız “500 Bin Emeklinin Sessiz Çığlığı” başlıklı yazıda, vakıf emekliliği sisteminin yıllardır görünmez bırakılan yapısal sorunlarına dikkat çekmiştik. Yazımız yalnızca bir sosyal serzeniş değil; aynı zamanda ciddi bir hukuk, denetim ve kamu düzeni meselesinin dile getirilmesiydi.
Mesele yalnızca maaşların düşüklüğü ya da emeklilerin mağduriyeti değildir. Mesele emanet edilen varlıkların nasıl yönetildiği, kim tarafından hangi kararlarla kullanıldığı ve bu süreçte hukukun gerçekten işletilip işletilmediğidir.
Bir vakıf emeklilik sistemi, geleneksel anlamda yalnızca bir özel hukuk tüzel kişiliği değildir. İçinde yüzbinlerce insanın geleceği, sosyal güvenlik beklentisi, kazanılmış hakkı ve yaşam standardı vardır. Bu nedenle bu yapılar yalnızca bilanço mantığıyla değil; anayasal sosyal devlet ilkesi, mülkiyet hakkı, kazanılmış hakların korunması ve dürüst yönetim ilkesiyle birlikte değerlendirilmelidir.
Sandık diye tanımlanan, emeklilik vakıfların ana yapıya bağlı yapı olduğu, bağlı yapıların da ana finansal kurum kadar şeffaflık, izlenebilirlik, gerçek faydalanıcı açıklığı ve AML/compliance disiplini içinde değerlendirilmesi gerektiği kendiliğinden anlaşılmaktadır.
Vakıflar, sandıklar ve iştirakler “özel alan” oldukları için değil, tam tersine kamusal etki ürettikleri için daha yoğun şeffaflık rejimine tabi olmalıdır. “çoklu, eş zamanlı, veri paylaşımına açık ve birleşik kamu denetimi” yapılmalıdır.
Vakıf emekliliği alanında şeffaf envanter, çoklu denetim ve birleşik kamu gözetimi ihtiyacını açık biçimde ortaya koyulmalı ve bağışlar, temettü dağıtmama, rayiç bedel tartışmaları, vakıf-banka-grup içi akışlar, aktüeryal zafiyet ile çıkar çatışması risklerinin de altı çizilmelidir.
Özellikle fon akışının, faydalanıcının, varlık devrinin ve karar alma etkisinin grup merkezine bağlandığı yapılarda risk değerlendirmesi kurum bazlı değil, yapı bazlı yapılması gerektiği, FATF’nin 2023’te güncellediği Tavsiye 8 yaklaşımı da NPO/vakıf alanında ölçüsüz müdahaleyi değil ama odaklı, orantılı ve risk temelli denetimi zorunlu kıldığını biliyoruz. Zira; vakıf veya sandık, otomatik olarak “masum alan” da değildir, otomatik olarak “şüpheli alan” da değildir; fakat risk üretme kapasitesi nedeniyle görünür kılınmalıdır
Bağlı kuruluşların uyum yükümlülüğünün örtüştüğü unsurlar sıralanabilir.
Gerçek faydalanıcının ve fiili kontrolün görünür olması. İlişkili taraf işlemlerinin emsallere uygunluğu. Rayiç bedel / adil değer testinin belgelenmesi, Bağış, sponsorluk, sosyal etki harcaması ile grup içi kaynak aktarımı arasındaki çizginin ayrılması, Çıkar çatışmasının yönetim kurulu ve üst yönetim seviyesinde önlenmesi. Aktüeryal veya emanet niteliğindeki varlıkların ticari grup ihtiyacına örtülü biçimde tahsis edilmemesi. Ayrı tüzel kişilik perdesinin kötüye kullanımına yol açacak karar zincirlerinin kayıt altına alınması. Ayrıca vakıf emekliliği alanında şeffaf envanter, çoklu denetim ve birleşik kamu gözetimi ihtiyacı... Bu unsurlar; “izlenebilirlik-şeffaflık-hukuki statü netliği” omurgasıyla da birebir örtüşen unsurlardır.
BDDK’nın ilgili rehber ve iç sistem kredi ve risk yönetimi metinlerinde; “çıkar çatışması”, “görevlerin ayrılığı”, “bağımsızlık” ve “etkin gözetim” bir tercih değil, kurumsal zorunluluktur. Bu yüzden bağlı yapılardaki bu unsurlar tek başına ihlal sonucunu doğurmasa da yüksek uyum alarmı üretir.
Türk Ticaret Kanunu ve Sermaye Piyasası Kanunu ekseninde ilk hukuki yoğunlaşma alanı, grup şirketleri ve hâkimiyet ilişkisidir. İkinci yoğunlaşma alanı ise, SPK bakımından ilişkili taraf işlemleri ve örtülü kazanç aktarımı riskidir. Dolayısıyla; “bağış”, “temettü dağıtmama”, “düşük bedelli varlık devri”, “vakıf bütçesindeki sıçrama”, “aktüeryal zayıflık” ve “grup içi aktarım” iddiaları delillerle ispatlanabildiğinde hukuken anlam doğurur ve uyum bakımından her biri ayrı ayrı kırmızı bayrak niteliğindedir.
Rekabet Kurulu, ana yapıyi incelerken, bağlı yapıya yönelik tek ekonomik birim yaklaşımı ve grup etkisi incelemesi bakımından, AML / Beneficial owner diliyle, yalnız “yan kuruluş da mevzuata uysun” düzeyinde değil; ana yapının compliance borcunun uzantısı olarak değerlendirip inceleme çerçevesini genişletebilir ve Pazar etkisi bağlamında eşik görevini yapabilir. Zira ana yapıdan bağımsız ve hukuken ayrı tüzel kişilik, regülasyon bakımından görünmezlik sağlamaz.
Bağlı kuruluşların sorumluluğu, görülmelidir. Bağlı yapı; fon akışını perdeleyen, gerçek faydalanıcıyı belirsizleştiren, varlık devrini emsal testinden kaçıran, çıkar çatışmasını görünmez kılan veya aktüeryal/sosyal hak yükünü ticari grup lehine eriten bir araç hâline gelirse, bu durum bankacılık hukuku, sermaye piyasası hukuku, şirketler topluluğu hukuku ve uygun şartlarda rekabet hukuku bakımından çok katmanlı denetim doğurur.
500 bin emeklinin sessiz çığlığı tam olarak şöyle duyulmaktadır. “Bizim hakkımız nerede?” Bu sorunun cevabı yalnız vicdani değil; hukukidir. Cevap, daha fazla şeffaflık, daha fazla bütüncül denetim ve daha fazla kurumsal cesaret ile verilebilir.
Çünkü unutulmamalıdır ki; hukuken ayrı tüzel kişilik, kamusal sorumluluğu görünmez kılmaz.
Emeklinin alın teri, bilanço dipnotuna sığmayacak kadar değerlidir!