Klasik uluslararası ceza hukuku; Roma Statüsü, Cenevre Sözleşmeleri ve ek protokolleri, Birleşmiş Milletler Şartı, 1948 Soykırım Sözleşmesi ile BM Genel Kurulu’nun 3314 sayılı kararı ve Tokyo Mahkemesi, Nürnberg ilkeleri ile uluslararası teamül hukuku çerçevesinde dört temel suç kategorisi üzerinden şekillenmektedir.
Uluslararası hukukta savaşın başlatılması (jus ad bellum) ile savaşın yürütülmesi (jus in bello) birbirinden ayrıdır. Bir savaş hukuka uygun başlatılmış olsa dahi, yürütülme biçimi savaş suçu oluşturabilir.
Savaş suçları, silahlı çatışma bağlamında işlenen ve uluslararası insancıl hukukun ciddi ihlallerini oluşturan, bireysel cezai sorumluluk doğuran fiillerdir. Silahlı çatışma sırasında uluslararası insancıl hukukun ağır ihlalleridir.
İnsanlığa karşı suçlar, sivil nüfusa yönelik yaygın veya sistematik saldırı kapsamında işlenen ağır insan hakları ihlalleridir.
Soykırım suçu, bir ulusu, bir etnik topluluğu, bir ırkı, bir dini görüşü temsil eden yani korunan bir gurubu tamamen veya kısmen yok etme kastıyla gerçekleştirilen ağır fiillerdir.
Saldırı suçu, bir devletin siyasi veya askeri eylemini fiilen kontrol eden ya da yönlendiren bir kişi tarafından, bir başka devlete karşı, niteliği, ağırlığı ve ölçeği itibarıyla Birleşmiş Milletler Şartı’nın açık ihlalini oluşturan bir saldırı eyleminin planlanması, hazırlanması, başlatılması veya icrasıdır.
Bu suç tiplerinin uygulanabilirliği, yalnızca tanımlara değil; “silahlı çatışma bağı”, “yaygınlık veya sistematiklik”, “özel kast” ve “açık ihlal (manifest violation)” gibi eşiklerin aşılmasına bağlıdır. Uluslararası ceza hukuku, fiilden çok bu eşiklerin ispatı üzerinden işler.
Savaş suçu kuralları ihlal eder, savaşın nasıl yürütüldüğü suçun odağını oluşturur.
İnsanlığa karşı suç; sivil nüfusa saldırıyı içerir ve sivillere yönelik sistematik saldırıları değerlendirir.
Soy kırım suçu bir grubu yok etmek niyetini ve yöntemlerini sorgular
Saldırı suçu, hukuka aykırı bir savaşın başlatılması ve yürütülmesine ilişkin devlet liderliği düzeyindeki karar ve eylemleri kapsar.
Meşru müdafaa (self-defense) iddiası sadece saldırı suçunun oluşumunu doğrudan etkiler. Bu iddia; savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar bakımından hukuka uygunluk nedeni oluşturmaz. Soykırım suçunun meşru müdafaa iddiasıyla açıklanması zaten mümkün değildir.
Uluslararası ceza hukuku, fiilleri değil eşikleri yargılar. Savaş suçlarında ihlal; insanlığa karşı suçlarda sistematiklik; soykırımda niyet; saldırı suçunda ise hukuka aykırı güç kullanımının ağırlığı ve liderlik düzeyindeki karar alma süreçleri suçun işlenip işlenmediği değerlendirilir.
Ancak bu ölçütlerin uygulanması, devletlerin meşru müdafaa iddialarını genişletmesi, hedeflerin çift kullanımlı hale gelmesi ve uluslararası yargı mekanizmalarının sınırlı yetkisi nedeniyle giderek daha tartışmalı bir alan haline gelmektedir.
Ecocide, yani Doğakırım da bu kapsamda değerlendirilebilecek bir suç mudur? Çevre kırım; çevreye ciddi, yaygın veya uzun süreli zarar verilmesine yol açan ve bu sonucun meydana geleceği bilinerek gerçekleştirilen hukuka aykırı veya keyfi eylemlerdir.
Ortadoğu’da artık sadece sert güç yarışı yok. Sert gücün, kimin tarafından, nasıl ve neden başlatıldığı ve yürütüldüğü, hedefin ne olduğu ve geriye ne kaldığı birbirine karışmış durumda. İnsanlar ölüyor, şehirler yıkılıyor, doğa geri dönülemez biçimde tahrip ediliyor. Uluslararası ceza hukuku da; hangi niyetin, hangi eylemin hangi suçu oluşturduğunu konuşuyor. Hukuk, sert güç süreciyle eş zamanlı ilerlemiyor. Ortadoğu can derdinde, uluslararası ceza hukuku suç kategorisi derdinde. Ateş düştüğü yeri yakıyor. Ortadoğu cayır cayır yanarken, ayna karşısında zevke odaklanmanın, yangını uzaktan seyretmenin zamanı değil.
Uluslararası ceza hukuku, salt insan merkezli korumaya odaklı değildir. Saldırı suçunun devletlerin egemenliğini koruma merkezinde olduğu gerçeğinden hareket edersek, doğa da bağımsız bir hukuki değer içermektedir. Yani doğakırım suçu artık uluslararası ceza hukukunun dışında bırakılabilecek bir tartışma değildir. Dolayısıyla uluslararası ceza hukuku klasik suç tanımını genişleterek doğa kırımı suç olarak kabul etmeli, doğanın korunmasını meşru ve modern bir soluk olarak hukuk sistemine kurallar ve kararlar oluşturarak eklemlemelidir.
Doğakırıma yönelik hukuki tartışmalar; insanı ve devleti koruyan hukuk anlayışından, bizzat yaşamı ve doğayı koruyan hukuk anlayışına geçişin ayak sesleridir. Bu soluğu içimize çekmek ve bu ayak seslerine kulak vermek; hem hukuka hem doğaya olan insanlık borcunun gereğidir. Üstelik hukuki yepyeni keşiflere girişmeye de gerek yoktur. 1977 ek protokolü doğaya yönelik korumayı içeren ve telafi sistemini öngören hukuki bakışı içermektedir. Oysa doğakırımın etkin biçimde önlenebilmesi için, klasik tazmin esaslı sorumluluk rejiminin ötesine geçilerek, devletlere yönelik ağırlaştırılmış ve caydırıcı nitelikte yaptırım mekanizmalarının geliştirilmesi gerekmektedir
Gerek sert güç, gerek yumuşak güç, gerekse akıllı güç dönemlerinde, doğaya zarar veren her büyük ekonomik faaliyet suç olarak tanımlanmalı mı? Bu soru ikinci aşamada ele alınacak cevapları içerecektir. Bu cevaplar, uluslararası ceza hukukunun geleceğini belirleyecek ikinci aşamanın konusudur.
Zaman sorumluluktan kaçma değil. Zaman kolektif sorumluluk bilinciyle ellerimizi taşın altına sokma zamanıdır.