Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) Soğuk Savaş Dönemi'nin Batı Avrupa ülkelerini birleştirmek amacıyla kurulmuş altı üyeli bir örgüt. Amaç üye ülkelerin kömür ya da çelikten doğabilecek bir savaşın önlenmesi olarak belirlenmiş. 6 yıl sonra yine aynı üyeler arasında 25 Mart 1957’de Roma Anlaşması imzalanmış ve Avrupa Ekonomik Topluluğu ile Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (Euratom) oluşturulmuş. Demek ki savaş gerekçeleri arasına ‘atom’ da eklenmiş. 1965’te bu üç kurum aynı çatı altında birleşmiş. Doğan Avrupa Toplulukları bugünkü Avrupa Birliği’nin üç sütunundan biri olmuş. AKÇT anlaşmasının süresi 2002’de bitmiş. Görev alanları Roma Antlaşması’na aktarılmış. 23 Temmuz 2002’de antlaşma resmen yürürlükten kalkmış.
AB kömür ve çeliğe dayalı örgütü yok ederken, atoma dayalı örgütü bugün de koruyor olmasının bir anlamı olmalı. 50 yıllık ömrü boyunca Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nun tek pazar yaratmada başarılı olmasına karşın kömür ve çelik sanayisinin gerilemesine engel olunamaması bu tercihin bir sonucu olabilir mi? AB’nin bugün özellikle çelik için agresif tavırlar alması geçmişte yaptığı strateji hatalarına mı işaret?
AB, Türkiye ile Gümrük Birliği dışında, bir serbest ticaret anlaşması ile sürdürülen çelik ticaretinde fazlasıyla ‘korumacı’ bir pozisyon aldı. Oysa AB ve Türkiye, imzaladıkları 25 Temmuz 1996 tarihli anlaşma uyarınca kömür ve çelik ürünleri için bir serbest ticaret alanı kuracaklardı.
Bu serbest ticaret alanını kurabilmek için karşılıklı ticarette yeni hiçbir gümrük vergisi koymayacaklardı.(madde 3) Miktar kısıtlamaları veya eş etkili tedbirler hemen kaldırılacaktı. (madde 4) Varsa aykırılık ‘Ortak Komite’ye getirilecek ve 45 gün içinde uygun tedbirler alınacaktı. (madde5) Rekabetin önlenmesi, hakim durumun kötüye kullanılması, derogasyon harici kamu yardımları önlenecekti. (Madde 7) Sektördeki dönüşüm yatırımları bir tür izin ve onay süreçleri ile yürütülecekti. (Madde 8) Olası damping ve dampinge karşı korunma önlemleri de düzenlenmişti. (Madde 10)
Serbest alan yerine korunaklı alan
1996 sonrasında köprülerin altından çok sular aktı. AB, o günlerde güçlü olduğu için inşa etmek istediği serbest alan yerine bugün anlaşma hükümlerinin adeta unutulduğu, kendisi açısından fazlasıyla korunaklı bir çelik alanı inşa etmeye çalışıyor. Böylelikle çelik sanayinin kapasitesini yüzde 65’ten yüzde 80’e çıkaracağını ilan ediyor. Üstelik yapacaklarını saklamıyor da. Sanayi Hızlandırma Yasası ile imalat sanayinin GSYH içindeki payını 2024’teki yüzde 14 seviyesinden 2035’e kadar yüzde 20’ye çıkarmayı hedeflediğini açıklayarak yasal zemin oluşturuyor. Aslında ‘çelik üstü’ bir korumacılık peşinde koşuyor. Bunun için Made ın Europe ve SKDM gibi araçları da sahaya sürüyor.
Bu hırsla çelik sektörüne yönelik olarak ‘serbest alan’ ile bağdaşmayacak şekilde, ‘kota düşürme’den yeni vergiye her türlü önlemi alabiliyor. “Aman gözden kaçan bir şey olmasın!” diyerek ‘eritme ve dökme’ kuralları getirebiliyor.
Şaka gibi ama 1996’da imzalanan o antlaşma yürürlükte mi diye baktığınızda halen yürürlükte olduğunu görebiliyorsunuz.
Tamam, üçüncü ülkelerce imzalanan AB serbest ticaret anlaşmaları nedeniyle gümrük birliğinden dayak yemeyi herhangi bir anlaşma olmadığı için sineye çektiğimizi varsayalım.
Ancak AB’nin sanayide dönüşüm amaçlı dönüşünün Türkiye’nin çelik sanayine vereceği zararı ne güncellenmesi tartışılan gümrük birliği, ne sadece bu alanı düzenleyen anlaşma önleyebiliyorsa, ‘karşılıklı gelişme’yi hedefleyen bu anlaşmaların ‘fren olmanın ötesinde’ ne anlamı kalıyor?