Tarifelerin ilk aşamada yüzde 10, ardından yüzde 25 seviyesine çıkarılacak olması, özellikle transatlantik ticarete yüksek derecede entegre sektörler açısından “maliyet şoku” anlamına geliyor.
Bugün itibariyle, Avrupa Birliği ile ABD arasında Temmuz 2025’te siyasi düzeyde uzlaşıldığı açıklanan ticaret anlaşması, Grönland merkezli jeopolitik gerilimle birlikte fiilen askıya alınmış görünüyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın, Grönland konusunda ABD’ye karşı tutum aldıklarını öne sürdüğü Avrupa ülkelerine yönelik gümrük tarifelerini kademeli olarak artıracağını duyurması, Brüksel’de yalnızca diplomatik bir kriz yaratmadı; aynı zamanda Avrupa ekonomisinin en hassas sektörlerinde ciddi bir belirsizlik dalgası başlattı.
Tarifelerin ilk aşamada yüzde 10, ardından yüzde 25 seviyesine çıkarılacak olması, özellikle transatlantik ticarete yüksek derecede entegre sektörler açısından “maliyet şoku” anlamına geliyor. Üstelik bu şok, klasik ticaret anlaşmazlıklarından farklı olarak, ticari gerekçelerden değil, doğrudan jeopolitik bir baskı unsuru olarak devreye sokuluyor. Bu durum, firmaların yalnızca fiyatlama değil, yatırım ve tedarik zinciri kararlarını da yeniden gözden geçirmesine yol açıyor.
Tarifelerin en hızlı ve sert hissedileceği sektörlerin başında otomotiv geliyor. Almanya, Fransa ve İskandinav ülkeleri merkezli Avrupa otomotiv sanayii, ABD pazarına yüksek katma değerli araçlar ve parçalar ihraç ediyor. ABD, Avrupa otomotiv ihracatı için yalnızca bir pazar değil; aynı zamanda küresel markaların kârlılık merkezlerinden biri.
Otomotiv sektörü, öngörülemezliğin kalıcı olmasından endişe ediyor
Yüzde 25’lik bir tarife, Avrupa menşeli araçların ABD’deki fiyatlarını binlerce dolar yukarı çekecek. Bu da talep kaybı riskini artırıyor. Üstelik mesele yalnızca nihai araç ihracatıyla sınırlı değil. Motor, şanzıman, elektronik aksam ve yazılım gibi ara girdiler de bu ticaretin parçası. Tarifeler, Avrupa-ABD arasındaki entegre üretim ağlarını bozarak, firmaları “üretimi ABD’ye kaydırma mı, pazardan çekilme mi?” ikilemiyle karşı karşıya bırakıyor. Bu nedenle otomotiv sektörü, anlaşmanın askıya alınmasından çok, öngörülemezliğin kalıcı hâle gelmesinden endişe ediyor.
Kimya sektörü genellikle kamuoyunda otomotiv kadar görünür değil; ancak ticaret savaşlarından en fazla etkilenen alanlardan biri. Avrupa kimya sanayii, ABD’ye hem temel kimyasallar hem de yüksek katma değerli ara ürünler ihraç ediyor. Plastik türevlerinden özel endüstriyel bileşenlere kadar uzanan bu ürünler, savunma, ilaç, tarım ve elektronik gibi pek çok sektörün girdisi konumunda.
Kimya sektörü, krizi yapısal şok olarak değerlendiriyor
Tarifelerin kimya ürünlerine yansıması, zincirleme bir maliyet artışı anlamına geliyor. ABD’deki üreticiler daha pahalı ara girdiyle karşılaşırken, Avrupa’daki firmalar pazar payı kaybı riskiyle yüzleşiyor. Kimya sektörünün özelliği gereği, kısa vadede alternatif tedarikçi bulmak zor olduğu için, bu tür tarifeler fiyat istikrarsızlığını hızla artırabiliyor. Bu nedenle kimya şirketleri, krizi yalnızca bir “ticaret anlaşmazlığı” değil, küresel üretim maliyetlerini bozan bir yapısal şok olarak değerlendiriyor.
İlaç sektörü genellikle tarifelerden kısmen muaf tutulsa da, mevcut kriz bu alanı da doğrudan ilgilendiriyor. Avrupa ilaç sanayii, ABD pazarı için kritik öneme sahip. Klinik araştırmalar, patent gelirleri ve ileri biyoteknoloji yatırımları büyük ölçüde transatlantik iş birliğine dayanıyor.
Tarifelerin kendisinden çok, politik gerilimin yarattığı belirsizlik, ilaç sektöründe uzun vadeli yatırım kararlarını etkiliyor. Özellikle biyoteknoloji ve ileri tedavi alanlarında firmalar, Ar-Ge merkezlerini hangi coğrafyada konumlandıracakları konusunda daha temkinli davranmaya başlıyor. Ayrıca ilaç tedarik zincirlerinin siyasi baskı aracı hâline gelmesi, pandemi sonrası dönemde zaten hassaslaşmış olan “sağlık güvenliği” tartışmalarını yeniden alevlendiriyor. Bu açıdan bakıldığında ilaç sektörü için mesele ticari değil; stratejik ve jeoekonomik.
En çarpıcı etki alanlarından biri de savunma sanayii. Avrupa ve ABD savunma sanayiileri, NATO çerçevesinde derin biçimde iç içe geçmiş durumda. Ortak projeler, lisans anlaşmaları ve teknoloji transferleri bu ilişkinin temelini oluşturuyor.
Tarifeler, doğrudan savunma ürünlerine uygulanmasa bile, savunma sanayiinde kullanılan pek çok çift kullanımlı (dual-use) ürün ve ara girdiyi etkiliyor. Daha da önemlisi, Grönland kriziyle birlikte ticaretin “müttefiklere karşı baskı aracı” olarak kullanılması, savunma alanındaki güven ilişkisinin sorgulanmasına yol açıyor.
Avrupa’da bu durum, “stratejik özerklik” tartışmalarını yeniden hızlandırıyor. Savunma sanayiinde ABD’ye bağımlılığı azaltma söylemi, bu tür krizlerle birlikte ekonomik bir zorunluluk olarak sunulmaya başlanıyor.
Avrupa Birliği açısından bu kriz, yalnızca bir savunma refleksi değil; aynı zamanda yeni geliştirilen ekonomik araçların test edilmesi anlamına geliyor. “Ekonomik zorlama”ya karşı tasarlanan mekanizmalar, AB’nin hedefli ve orantılı karşı önlemler almasına olanak tanıyor. Bu önlemler tarifelerle sınırlı değil; kamu alımları, yatırım kısıtları ve lisans rejimleri gibi daha geniş bir alanı kapsıyor.
Ancak bu araçların devreye girmesi, kısa vadede belirsizliği azaltmıyor; aksine, karşılıklı hamlelerin artması riskini beraberinde getiriyor. Bu nedenle iş dünyası, siyasi söylemlerden çok, öngörülebilirlik talep ediyor.
Grönland üzerinden başlayan bu gerilim, klasik bir ticaret anlaşmazlığının çok ötesinde. Otomotivden kimyaya, ilaçtan savunma sanayiine kadar uzanan geniş bir yelpazede, Avrupa ekonomisinin “ekonomik güvenlik kavramıyla yüzleşmesine neden oluyor.
Bu kriz, Avrupa ile ABD arasındaki ilişkinin artık yalnızca serbest ticaret değil; jeopolitik, teknolojik ve güvenlik temelli bir denklem üzerinden şekillendiğini gösteriyor. Avrupa Parlamentosu’nun anlaşmayı askıya alma yönündeki tutumu da bu yeni dönemin siyasi ifadesi olarak okunmalı. Hatta bir adım öne geçerek tedarik zincirlerinden ABD Bankalarını dışarı çıkarma hareketi tüm bunların üzerine akla hayale gelmeyecek bir adım oldu.
Kısacası mesele, birkaç puanlık gümrük vergisinden ibaret değil. Mesele, transatlantik ilişkilerin hangi kurallar, hangi sınırlar ve hangi karşılıklı güven düzeyi üzerinde yükseleceği.