Kur baskılanırken içeride enerji, işçilik ve finansman maliyetleri yükseliyorsa, ihracatçının rekabet gücü zaten aşınıyor. Böyle bir ortamda “dış talep esnekliği yüksek” demek, biraz “müşteri çok ama rakipler daha düşük fiyata satarken sizin vitrine koyduğunuz ürün pahalı” demeye benziyor.
Ekonomi yönetiminden gelen bazı cümleler var ki; duyduğumuzda “acaba teoriyi mi yanlış hatırlıyorum, yoksa pratik mi değişti?” diye kendimizi sorguluyoruz. Ekonomi yönetiminin “ihracatın dış talep esnekliği, kur esnekliğinin 11 katı” şeklindeki ifadesi de tam olarak böyle bir cümle. İlk bakışta teknik, hatta akademik bir derinliği var gibi duruyor. Ama biraz eşeleyince, bu ifadenin ne teoriyle ne de sahadaki gerçeklikle tam olarak örtüşmediğini görüyorsunuz.
Şimdi meseleye en basit yerden girelim. İktisat literatüründe dış ticaret dengesiyle ilgili en temel çerçevelerden biri Marshall-Lerner şartıdır. Bu şart çok net bir detay söyler: Bir ülkenin para birimi değer kaybettiğinde, dış ticaret dengesinin iyileşmesi için ihracat ve ithalat talebinin fiyat esnekliklerinin toplamının birden büyük olması gerekir. Yani kur, dış ticaret üzerinde etkili bir değişkendir. Ama tek başına mucize yaratmaz; esnekliklerle birlikte çalışır.
İkisi birlikte çalışmazsa zaten araç gitmez
Dolayısıyla burada mesele “dış talep esnekliği mi daha önemli, kur esnekliği mi?” gibi bir karşılaştırma yapmak değil. İkisi aynı denklemde, birlikte çalışan değişkenlerdir. Birini diğerinin yerine koymak ya da “11 kat daha önemli” gibi bir oranla ayrıştırmak, teorinin ruhuna pek uymuyor. Bu, biraz “arabanın motoru mu önemli, tekerleği mi?” diye sormaya benziyor. İkisi birlikte çalışmazsa zaten araç gitmez.
Pratiğe geldiğimizde tablo daha da netleşiyor. Türkiye’nin ihracat yapısı büyük ölçüde nihai mal ağırlıklı. Yani fiyat rekabeti oldukça belirleyici. Siz kuru baskılayıp maliyetleri yukarıda tutarsanız, dış talep esnekliği yüksek olduğu için sipariş almakta zorluk çekersiniz. Çünkü rekabetçi fiyat veremezsiniz. Yani talep var diye mal satılmıyor; o talebe uygun fiyat ve kalite kombinasyonunu sunabiliyor musunuz, mesele bu.
Ekonomi teorisi ile pratiğin ayrıştığı nokta
Burada yapılan temel hata şu: Dış talep esnekliği ile kur esnekliğini yan yana koymak yerine karşı karşıya koymak. Oysa sahada ihracatçıya sorduğunuzda size çok daha basit bir şey söyler: “Benim maliyetim ne, kur nerede, rakibim ne fiyattan satıyor?” Bu kadar basit. Kimse “benim malımın dış talep esnekliği yüksek, o yüzden kur önemli değil” diye düşünmez. Çünkü ticaret sahada yapılır, Merkez Bankası raporlarında değil.
Ekonomi teorisi ile pratiğin ayrıştığı nokta da tam burası. Teoride bazı değişkenleri izole ederek analiz edebilirsiniz. Ama gerçek hayatta hiçbir şey izole değil. Kur, maliyet, finansman, lojistik, pazar erişimi vs hepsi birlikte çalışır. Siz bunlardan birini çekip “bu 11 kat daha önemli” dediğinizde, aslında denklemi sadeleştirmiyorsunuz; bozuyorsunuz.
Bir de işin maliyet tarafı var. Kur baskılanırken içeride enerji, işçilik ve finansman maliyetleri yükseliyorsa, ihracatçının rekabet gücü zaten aşınıyor. Böyle bir ortamda “dış talep esnekliği yüksek” demek, biraz “müşteri çok ama rakipler daha düşük fiyata satarken sizin vitrine koyduğunuz ürün pahalı” demeye benziyor. Talep var ama siz o talebe uygun fiyatla giremiyorsunuz.
Bütün bunlar bize şunu gösteriyor: yazılan reçete ile sahadaki gerçeklik arasında bir mesafe var. Bu mesafe bazen teknik kavramların yanlış yorumlanmasından, bazen de saha bilgisinin zayıf olmasından kaynaklanıyor. İhracatçıyla konuşmadan, üreticinin maliyetini görmeden, sadece model üzerinden politika kurduğunuzda, ortaya böyle cümleler çıkıyor.
Sonuç olarak mesele şu: İhracat ne sadece kurla artar ne de sadece talep esnekliğiyle. İkisini karşı karşıya koymak yerine birlikte düşünmek gerekir. Aksi halde teori başka bir şey söyler, pratik başka bir şey yaşatır.