Türkiye’nin AB ile 1995’te imzaladığı Gümrük Birliği’nin üzerinden 30 yıl geçti. Malların ve sermayenin serbest dolaşımında önemli bir mesafe alınırken, hizmetler ve özellikle kişilerin serbest dolaşımı hâlâ sorunlu. Oysa kişilerin serbestçe hareket edemediği bir entegrasyonun tam üyelik hedefini ve ekonomik bütünleşmenin yaratacağı fırsatları ne ölçüde karşılayabileceği tartışılıyor.
AB ile ‘tam üyelik’ hedefli entegrasyonun ‘dört’ ön koşulu vardı. Malların, sermayenin, hizmetlerin ve bir de kişilerin serbest dolaşımı…
Üretenler ve ihraç edenler açısından AB ile anlaşma büyük bir fırsat yaratacaktı. Ayrıca bu büyük ‘entegrasyon’ dünyaya açılmış, refah içinde, çağdaş bir hayat anlamına geliyordu. Kapalı bir ekonomi içinde yaşama geçmişiniz uzun yıllar almışsa, bunlar cazip hedeflerdi. En çok da ‘serbest dolaşım’… Kişilerin serbest dolaşımı; ‘AB vatandaşlarının başka bir üye ülkede çalışma, yaşama, ikamet etme ve emeklilik haklarına sahip olması’ anlamına geliyordu. En bunaldığın zamanda, “Bir başka ülkede, bir başka hayat kurma” şansı!… 60 yılı aşkın bir süredir kurulan bir hayal, bugün hayal olmaktan çıkmış olsa da, yine de güzeldi.
Tam üyelik yolunda her nedense bize farklı bir prosedür uygulandı. Avrupa ile ne yaşadıysak ilk kez biz yaşadık. Çünkü bizden önce gidenlerin yolu farklıydı. Öncelikle tam üye olup, sonra gümrük birliği yapıp, asimetrik ilişki nedeniyle entegrasyondan doğacak kaybımızı, tam üyelikten kaynaklanacak başka gelirlerle dengeleyecektik. Zaten AB üyeleri için genel kural, önce tam üye olunması ve gümrük birliği gibi entegrasyonların bu üyeliğin doğal bir parçası olarak veya üyelikle beraber gerçekleşmesiydi.
Olmadı. Türkiye örneği dünyada bu konuda istisnai ve tekil bir uygulama oldu. Öyle ki Türkiye, tam üye olmadan önce Türkiye-AB Gümrük Birliği Anlaşması 1995 yılında imzalanmış ve 1 Ocak 1996 itibarıyla gümrük birliği başlamıştı. Sonrasında 30 yıl geçti.
Neden bize bir istisna uygulandı? “Önce tam üye olsaydık, sonra gümrük birliği yapsaydık farkı ne olurdu?” diye de kafa yormadık. O günlerin ‘zafer sarhoşluğu’ bunları hiç düşündürmedi.
Bugün ‘dört’ serbestiyetin mallar bölümü çalışıyor. (Karayolundaki engellemeler kalkarsa ticaretin 3-5 milyar Euro artacağı tahmin ediliyor) Sermayenin serbest dolaşımında da bir sorun yok. Hizmetlerin serbest dolaşımı çalışmıyor. Kişilerin serbest dolaşımı çalışmıyor.
Bu süreçte gümrük birliği sonrası ilk yıllarda yoğun bir yabancı sermaye gelmesi en önemli teselli olarak kabul edilebilir. AB’den gelen sermaye için toplam 150 milyar dolar gibi bir rakamdan söz ediliyor. Bu süreçte yoğun şirket satın almaları, ortaklıklar, tabela değişiklikleri olduğunu da hatırlayalım. Gelen yabancı sermayenin üretimin ve ihracatının son durağının da yine AB ülkeleri olduğunu bir kenara yazalım. AB’ye ihracatımızı 9,5 kat artırmamız, ithalatımızın 6,5 kat artması, kazandığımız direnç ve kalite de artılarımız arasında olsun. Ancak önce tam üye olsaydık ‘komşu gibi’ en az bu kadar katkı almaz mıydık? O zaman üretimde, ihracatta, teknolojide çok daha büyük sıçramalar yapmaz mıydık?
Üstelik önce tam üye olup sonra gümrük birliği yapsaydık bazı sorunları hiç yaşamayacaktık. Bir kere önce tam üye olsaydık ‘karar masasında’ olacaktık. Yani diğerleri ve hatta siyasi konular bir yana AB’nin imzaladığı serbest ticaret anlaşmaları karşısında da elimiz kolumuz bağlı olmayacaktı.
Ancak ‘istisna’ planlayanlar nedeniyle tam üyelik haklarından elde edeceğimiz para gelmediği gibi, bugün bu entegrasyonun birikimli negatif maliyetinin 400 milyar dolara doğru gidiyor. Üstelik bugün ürettiğimiz malın Avrupa malı ‘olup olmadığı’ ve de ‘olup olmayacağı’ tartışılıyor. Avrupa malı kabul edilmesi için de bir ‘bedel’ isteniyor.
İki gün önce katıldığım bir toplantıda AB’nin önde gelen ülkelerinden birine mensup ekonomi diplomatları ve diğer kurumsal temsilcileri, sanayicilerimize ‘bize gelin’ diyerek yatırım çağrısı yaptılar.
Parasal teşvikler, vergisel teşvikler, istihdam teşvikleri, kredisinden sigortasına ihracat teşvikleri, düşük enflasyon, düşük faizli işletme ve yatırım kredileri, destekli ar-ge ortamı, patentler, düşük enerji maliyetleri, kalifiye işçilik ve diğerleri…. Ne varsa saydılar. Tüm bu kriterlerde aynı rejime tabi oldukları diğer AB ülkelerinden daha ileri bir yatırım ve üretim ortamına sahip olduklarını tablo, tablo anlattılar ve “Eğer Avrupa’ya gelecekseniz, bize gelin” dediler.
Soru cevap bölümünde bir sanayici diplomatik temsilciye enteresan bir soru sordu. Adeta “Gelelim de!…” diyerek ekledi: “Biz sizle aynı milliyetteniz. Türkiye’de çalışıyoruz. Hatta şirketimizde ülkemiz kamu sektörünün hisseleri bile var. Yani ülkemizin buradaki sermayesiyiz. Tepe yöneticimizin yeşil pasaportu var, sorunu yok. Ancak 100’den fazla çalışanımızın çeşitli nedenlerle sürekli merkeze ve diğer tesislere gidip gelmesi gerekiyor. Sürekli olarak davet mektupları ile temsilciliklerle, aracılarla vizeyle uğraşıyoruz. Olmuyor, kendi ülkemizin temsilciliklerinden vize alamıyoruz.” Bir başka katılımcı yıllar sonra, uzun yıllara sari vize almayı başardıklarını ancak bu kez eş ve çocuklar için vize alamadıklarını anlattı. Sonra diğer vize öyküleri, vize şikâyetleri başladı ve toplantıya damgasını vurdu.
Dört hedeften biri olan kişilerin serbest dolaşımının karşılıklı ticareti büyültmesi gerekirken, hoyratça önlenmesi çoktan beridir; yatırımın, üretimin, ihracatın önünde engel oldu. Olmaya devam ediyor. Bunların dışında Kıbrıs’ın Güney’inin bugünkü konumunu Türkiye’ye ‘tanıtmaya’ yönelik formüller, yeni devlet senaryoları ve Akdeniz’in enerji kaynaklarının paylaşımı konusunda bir havuca dönüştürülmek istenmesi… Vize konusunda bunlara hiç girmeyelim.
Ancak kişilerin serbest dolaşımı mümkün olmadan AB tam üyeliği mümkün olamayacağı, kişilerin serbest dolaşımı mümkün olmadan gümrük birliğinin ‘eski nesil’ kalacağı, pastayı büyütmenin zor olacağı da ortada.
İşçilerin serbest dolaşımı ile başlayan özgürlük arayışı, bugün kadın voleybolcuların ya da mühendislerin dolaşımını önler duruma gelmişse, buna ‘ne gam’ diye yanıt verildiğinde; “AB üyeliği artık önceliğimiz değil” açıklamasının doğallığı da ortada.