Mart ayı savaşların gölgesinde başladı. Tüm bu karmaşada dünyayı anlamak için belki de sadece bir çocuk kitabı okumaya ihtiyacımız vardır. Üstelik romantizm olsun diye değil; çözüm için…
Ayağımdaki karları temizlemeye çalışırken dev keçe terlikleri görüyorum. İyi de bunları nasıl giyeceğiz? İçleri bayağı kirli, ayakkabıyla mı giyiyoruz? Arkamızdan gelen Almanlar soruya kaşlarını çatarak ve direkt keçe terlikleri ayakkabılarıyla giyerek karşılık veriyorlar… Yine küçük bir kültür şoku…
Birazdan 1691 yılında yapılmış ve en büyük hamisi Düşes Anna Amalia’nın adıyla anılan dünyanın en ikonik kütüphanelerinden birine gireceğim. Toz, kir, kar taşımamam, cilaları orijinaline uygun yapılmış ahşap zemine zarar vermemem lazım. UNESCO Dünya Mirası listesindeki kütüphanenin hemen kapısındayım. Burası bir mabet!
anna amalIa ve goethe…
Şimdiki neslin anlaması için şöyle söyleyeyim; 1691 yılında bin 400 kitabın halka açılması demek, koskoca bir veri merkezinin tüm datalarını ortak kullanıma sunması gibi bir şeydi…
Anna Amalia Saksonya-Weimar-Eisenach Düşesi. 1739’da dünyaya gelip kütüphanenin kurucusu Dük Wilhelm Ernst’in mirasını devralmış ve kütüphanenin şimdiki önemini kazanmasını sağlamıştı. Anna Amalia, yaşadığı dönemde Weimar’ı bir kültür merkezi haline dönüştürmüştü.
Düşes, soylu bile olsalar kadınlar için o döneme fazla (!) gelecek işlere imza atıyordu. Annesi gibi bestekâr oluyor, Johann Gottfried Herder, Friedrich Schiller ve hiç şüphesiz Johann Wolfgang von Goethe’nin hamisi olarak edebiyatı ve sanatı destekliyordu. Öyle ki Goethe döneminde kütüphane 80 bin kitaba ulaştı.
Goethe’nin yasak aşkı olduğu iddia edildi. Ama o dönemde farklı sınıfsal statülerden gelen insanların evlenmesi gibi cesur adımlar yoktu. Sonuçta dul düşes, kendi “mahallesi”nden bir dükle evlendi. Aşkları iddia seviyesinde kaldı.
Her ne kadar asillere özgü “von” unvanı alsa da Goethe de işçi sınıfından genç, düşük eğitimli bir köylü kızla evlendi. Bu durum bile o dönem için skandaldı.
İşin magazini bir yana, Anna Amalia, Alman Klasisizmini bir araya getirdi. Hem eserlerle hem insanlarla… Avrupa’nın çeşitli yerlerinden entelektüeller Weimar’a geliyordu.
Bu arada küçük bir not: Weimar sadece Schiller’in ve Goethe’nin değil, filozof Friedrich Nietzsche’nin de şehri. Tabii yüzyıl farkla…
yangın varsa 11 yıl süren restorasyon da var!
Nihayet kütüphanenin içine girdim. Ahşap tarihi kısmı sadece kitap kurtları için değil, Alman edebiyatı için de büyük bir merkezdi.
2004’te çıkan yangın sonrası yaşanan travma bunu ortaya koyuyordu. Kurtarılan ciltlerin önemli bir kısmı 11 yıl boyunca restore ediliyor, koleksiyon değerine sahip olan çok sayıda kitap, önde gelen ailelerin kütüphanelerinden bu kültür hazinesinin yaşaması için Anna Amalia’ya teslim ediliyordu. Âdeta bir seferberlik başlatılmıştı.
Binadaki gizli bir duvarın restorasyon sırasında yıkılması ise yüzyıllardır gün ışığı görmemiş kitapları ortaya çıkardı. Bu önemli bir heyecan dalgası yarattı. Raflar yine doldu.
Bugün Anna Amalia Kütüphanesi’nde 1 milyonun üzerinde kitap var. Bunların yaklaşık 160 bini ödünç verilmeye müsait.
Mimarinin en büyük okullarından Bauhaus’un doğduğu Weimar hâlâ önemli bir üniversite şehri. Elbette bazı şeyler tesadüf değil…
en güzel ev kütüphanesi kimin?
Biliyoruz, bir kitabı okumak için başka aksesuarlara ihtiyacımız yok… (Sanırım hâlâ okuma gözlüğüne ihtiyaç duymuyor olmamın cesaretiyle bu cümleyi yazdım.)
Şarj etmiyoruz, küresel bir ağa bağlamıyoruz.
Ama kitapla ilişkilendirilebilecek her şey okurlar için kıymetli… Masalar, kütüphaneler, okuma lambaları… (Sizlerin aklına gelen başka bir şey mutlaka vardır.)
Elinizde tuttuğunuz bu yayının Genel Yayın Yönetmeni Faruk Şüyün yıllarca yazarların, sanatçıların masalarını yazdı. Şahane bir fikirdi. Notlar, kitaplar, güç aldıkları nesneler, hatıralar…
Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada gördüğüm enteresan bir yarışma da buna dair… Canım Antalyam’ın merkez ilçe belediyelerinden Kepez, “En İyi Ev Kütüphanesi Yarışması” düzenliyor. Gerçekten sonucu merak ediyorum.
momo söyle; dinleyerek çözülebilecek mi tüm sorunlar?
Ama zaman değişiyor ve her geçen gün acılarından deneyim kazanmamış bir dünyada geriye gidiyoruz.
Bu satırları yazdığımda Türkiye’nin kuzeyinde Ukrayna-Rusya, güneyinde İsrail-İran savaşıyordu. Elbette bu savaşların sadece adı geçen ülkelerin savaşı olmadığını çok iyi biliyoruz.
Çocukların, gençlerin yaşamından “zaman çalan bu adamları” alt edebilecek miyiz?
Bu soru şu anda sadece bizim aklımıza gelen bir soru değil. 1979 yılında ünlü Alman fantastik çocuk kitapları yazarı Michael Ende, “Momo” isimli kitabında bu soruyu çoktan sormuştu…
Havaalanında koştururken uğradığım kitapçının vitrininde Michael Ende’nin ismini sarı lacivert bir kitabın üzerinde görüyorum. Ne yazık ki şimdiye kadar sadece bir kitabını okumuştum.
Bana yazarın “Bitmeyecek Öykü” kitabı hediye edildiğinde içindeki yazının mavi olduğunu görüp dehşete düşmüştüm.
Elimdeki kitap, Pegasus Yayınları’ndan Ocak 2025’te çıkan dördüncü baskısıydı. Çevirisi Leman Çalışkan’a ait olan Ende’nin “Momo”su, evsiz kimsesiz bir kız çocuğunu anlatıyordu.
Bir Roma şehri kalıntılarına yerleşen bu çocuk, sadece “dinleyerek” etraftaki yoksul mahalleliyi bir araya getiriyordu.
Kaplumbağası, hiç taranmamış saçları ve elinde çiçekleri ile Momo’nun tek süper gücü dinlemektir aslında.
Her mutlu mahalle dizisi bu şekilde gitmez elbette; “duman adamlar” çıkar, insanların zamanlarını çalar. Ve bu korkunç ordunun karşısında, zamanında bile yoksul bir Roma şehri olan kalıntılara yerleşmiş, öksüz yetim bir çocuk vardır…
Michael Ende “Benim kitaplarım 8 ve 80 yaş arasında tüm çocuklar içindir” der.
Bu toprakların tabiriyle 7’den 77’ye diyelim…
Ve savaş gölgesinde geçirdiğimiz bu Mart ayına, kitabın başında yer alan bir İrlanda çocuk şarkısını savaş bölgelerindeki tüm çocuklar için söyleyelim:
Karanlıkta ışığın parlıyor. / Bilmiyorum nereden geliyor. / Çok yakındaymış gibi görünüyor, / Oysa o kadar uzak ki. // Adını bile bilmiyorum / Ama ne olursan ol; / Parla, parla küçük yıldız.
