Almanya, Avusturya ve Fransa’da, farklı tarihlerdeki yaklaşık kırk olayla ilişkilendirilen cinayetler işlenir, cesetler bulunur, olay yerleri incelenir. Eşyalardan, yüzeylerden ve suçlarla ilişkili nesnelerden biyolojik örnekler alınır. Laboratuvar incelemelerinde kim olduğu bilinmeyen, aynı kadına ait DNA profiliyle karşılaşılır. Cinayetler, hırsızlıklar ve soygunlar arasında kurulan bağlantıların merkezine bu kadın yerleştirilir.
DNA incelemelerine esas alınan çubuklar, üretim ve paketleme sürecinde görevli bir kadının DNA’sıyla kirlenmiştir. Cinayetler gerçektir; onları işleyen insanlar da vardır. Yanlışlık, suçların veya suçluların varlığında değil, sorumluluğun kime ve hangi gerekçeyle yüklendiğindedir. Bir çalışanın DNA’sı ile olay yerinden toplanan DNA kirlenmiştir.
Heilborg Hayaleti veya Yüzü Olmayan Kadın olarak bilinen bu olay; Türkiye’de kamuoyuna “fon olayı” olarak yansıyan dosyayı düşünmek için de önemli bir başlangıç sunar.
Heilbronn Hayaleti dosyasında örnekleme çubuklarının üretim ve paketleme sürecindeki kontaminasyon, faili değiştirmiştir. Fon olayında ise gerçek bir bulgu, yanlış bir ilişki içinde kullanıldığında veya kirli bir bilgiyle kontamine olduğunda gerçeğe aykırı bilgiye dönüşebilir.
Fon kelimesinin kendisi bile hukuken kurulmuş bir yatırım ürününün varlığıyla, fon adı altında sunulan bir anlatıyı birbirinden ayırmamızı gerektirir. Bir şeye isim verilmesi, o şeyin o isimle var olduğunu kanıtlamaz. Tıpkı bir kişinin adının bir olayın anlatısında geçmesi, o kişinin o anlatı içindeki rolünün de kanıtlandığı anlamına gelmez. Bağlantıların araştırılması, araştırmanın yerine geçebilecek sonuçlar olarak değerlendirilemez.
Bilgi kirliliği çoğu zaman yanlış bir olgudan değil, doğru olgular arasına yerleştirilen yanlış bir bağdan doğar.
Bu nedenle en tehlikeli yanlış anlatılar, bütünüyle uydurulmuş olanlar olmayabilir. Gerçek bir belgeyi, yapılmış bir görüşmeyi ve gerçekleşmiş bir ödemeyi yan yana getiren anlatı daha ikna edici görünebilir. Oysa tartışılması gereken yalnızca bu parçaların varlığı değildir. Onları birbirine bağlayan açıklamanın doğruluğudur.
Heilbronn’da “Bu DNA numunede var” tespiti, “Bu kadın olay yerindeydi” sonucuna; oradan da “Bu suçlarla bağlantılıydı” varsayımına taşındı. Fon olayının kamusal anlatımında da benzer bir sıçrama riski görülmektedir. “Bu kişiyle görüşüldü” bulgusundan “Bu kişi düzeni biliyordu” sonucuna, oradan “Düzenin parçasıydı” hükmüne geçilebilir. Bu geçişlerin her biri ayrıca gerekçelendirilmelidir. Bağlantının mümkün olması, gerçekleştiğinin kanıtı değildir. Bağlantıyı sorgulamak da sorumluluğu baştan reddetmek anlamına gelmez.
İki doğru bilgi yanlış bağlantıyla bağlanırsa veya doğru bilgi kirli bilgiyle kontamine olursa veya kirli bilginin erişimi daha fazla olursa, yalnız cevaplar değişmez; sorular da değişir.
Fon olayında da araştırma, kişilere önceden dağıtılmış rollerden hareket ederse, benzer bir sorun doğar. Birine “örgütleyici”, diğerine “aracı”, bir başkasına “koruyucu” rolü verilerek bütün bulgular bu rollerin içine yerleştirildiğinde, yeni bilgi artık açıklamayı sınamak yerine onu tamamlamaya yarayabilir. Böylece gerçek bulgularla kontamine olan bilgiler kirli bilgiye dönüşür.
Bilgi kirliliği, yalnızca insanların yanlış düşünmesine yol açmaz; doğruyu araştırmanın başlangıç noktasını da bozar. Bir soru, kendi içinde kanıtlanmamış bir hüküm taşıyabilir. Bu yüzden hakikate yaklaşmak, yalnız cevapların doğruluğunu denetlemeyi değil, soruların ön kabullerini de açığa çıkarmayı gerektirir.
Yanlış bir bağın güç kazanmasında tekrarın özel bir rolü vardır.
Bir iddia önce tek bir açıklamada ortaya çıkar. Bir haber sitesi onu aktarır. Başka yayınlar bu habere dayanır. Televizyon programlarında tartışılır, sosyal medyada paylaşılır, yorum yazılarına girer. Bir süre sonra “çok sayıda kaynakta yer alan bilgi” olarak sunulur.
Oysa kaynakların sayısı artmamış olabilir. Artan, aynı kaynağın görünürlüğüdür.
Yüz ayrı yayında görünen iddia, tek bir doğrulanmamış kaynağın yüz kez çoğaltılması olabilir.
Kurumların otoritesi, kirlenmiş bilginin etkisini daha da artırabilir.
Bir iddianın gündelik konuşmada dolaşmasıyla resmî yazıya, teknik rapora veya kurumsal açıklamaya girmesi aynı sonucu doğurmaz
Heilbronn’da laboratuvar bulgusunun bilimsel ağırlığı, bulguya yüklenen daha geniş anlamı da taşıdı. Fon olayı gibi ekonomik ve hukuki katmanları bulunan dosyalarda ise banka unvanı, mesleki konum, teknik terminoloji, bilirkişi değerlendirmesi veya resmî açıklama benzer bir otorite etkisi yaratabilir.
Bulgunun kayda geçirilmesi ve doğrulanması ile hükme bağlanması ayrı aşamalardır. Kurumsal dil bu ayrımları görünmez kıldığında, bilgiye açıklık kazandırmak yerine onun taşıdığı belirsizliği örtebilir.
Kirli bilgi nedeniyle tanımlanan insanın en büyük güçlüğü, kendisini düzeltecek sözünün de aynı anlatı tarafından etkisizleştirilmesidir. Tıpkı laboratuvar çalışanı kadının kendisini ifade etmekteki güçlüğü gibi. Konuşsa “kendini kurtarmaya çalışıyor”, sussa “cevap veremiyor”, itiraz etse “gerçeğin ortaya çıkmasını engelliyor” denebilir.
Heilbronn’daki masum çalışanın hayatı ile varsayılan seri suçlunun hikâyesi arasındaki uçurum, bu sorunu görünür kılar. Hakikati araştıran tutum, hakikatin hangi bulguyla değişebileceğini söyleyebilen tutumdur. Savunma, araştırmanın dışına atılacak bir engel değil, araştırılması gereken bilgi kaynaklarından biridir.
Heilbronn’da Hayalet veya Yüzü Olmayan Kadın varsayımının çökmesi, cinayetleri ortadan kaldırmadı. Fon dosyasında da herhangi bir isnadın kanıtlanamaması, diğer bütün iddiaları kendiliğinden doğrulamaz veya çürütmez.
Sorumluluk; “yanlışı düzelttik” demekle sona ermez. Yanlış bilginin ulaştığı yerlere düzeltmeyi ulaştırmak, ona dayanılarak alınan kararları yeniden incelemek ve mümkün olan zararları gidermek gerekir. Bütün bunlar yapılsa bile geçmiş bütünüyle geri getirilemeyebilir.
Hakikat anlayışımızı bu geri döndürülemezlik bilinci üzerine kurmalıyız. İnsan hakkında hüküm verirken gösterilecek özen, hata ortaya çıktıktan sonra gösterilecek üzüntüden daha değerlidir.
“Heilborg Hayaleti” ile “Fon Faili”ni yan yana düşünmenin değeri burada yatar: Birinde kanıtlanmış bir kontaminasyon, diğerinde ise kamusal anlatının sürekli denetlenmesini gerektiren bir yanlış ilişkilendirmenin sıçraması riski vardır.
İki dosyayı eşitlemeden, ikisinden aynı düşünsel soruyu çıkarabiliriz: Bildiğimiz şey gerçekten olayın kendisi mi, yoksa gerçek parçalar arasına yerleştirdiğimiz açıklama mı?
Bilgi asimetrisi, söylenti etkisi, piyasa psikolojisi ve kurumsal güven meseleleri ortaya çıkabilir. Finansal piyasalarda fiyatlar, gerçekleşmiş verilerin yanı sıra beklentilerden, bu verilerin yorumlanışından ve dolaşıma giren anlatılardan da etkilenir. Gerçek bulgular arasındaki hatalı bağlantılar, gerçek bulguların kirli bilgilerle kontaminasyonu bankalar, yatırım fonları ve sermaye piyasaları açısından da teyakkuz oluşturabilir.
Gerçek bir suçun varlığı, o suçun failine ilişkin her açıklamayı gerçek kılmaz.
Gerçek bir izin varlığı da o ize yüklenen anlamı doğrulamaz.
Hakikate sadakat, bulguları toplamak kadar, onlardan çıkaramayacağımız sonuçların sınırını korumaktır.