Üniversiteden mezun olup, Kimya Mühendisi diplomamı aldıktan sonra işletme ve pazarlama üzerine yüksek lisans eğitimi almak için İngiltere'ye saygın bir üniversiteye gitmiştim. Yirmi sene evvel yüksek lisans öğrencisi olarak yaşadığım bu yabancı ülkede yarı zamanlı olarak bir yıl boyunca çalıştığım bir fast food şubesinde o saygın üniversiteden çok daha iyi eğitim alacağım, o zamanlarda aklımın ucundan dahi geçmezdi! Öyle ya, yaşamın içerisinde yol alırken edindiğiniz kazanımları veya hayatınızdaki dönüm noktalarını analiz ederken "parçaları ancak geriye bakarak birleştirebiliyorsunuz". Hintli, Çinli, Filipinli ve Polonyalı çalışma arkadaşlarım vardı; restoran müdürümüz ise İngiliz idi. İlginç olan neydi biliyor musunuz? 20 sene önce dünyanın farklı yerlerinden gelerek, İngiltere'deki o fast food şubesinde çalışan olan bizler öğrenciydik ama hepimiz zaten üniversite mezunuyduk; yani farklı dallarda uzmanlaşmak için master yapmakta olan öğrencilerdik; yerel bir İngiliz olan müdürümüzden çok daha iyi eğitimli, donanımlı ve kültürlüydük. Bu gerçekliğe rağmen, bizlerden daha sığ görüşlü, ufku dar, "dünya vatandaşı" olmayı başaramamış bir kişiye bağlı olarak çalışmak benzersiz bir deneyimdi! Böylece 21. yüzyılda en akıllıca sevk ve idare gerekliliğinin olduğu iş yaşamında dahi insanlar arasında adaletin işleyip işlemediği, liyakat ne demektir, gerçek zenginlik ne mene bir şeydir ve bereketin sırrı aslında nedir gibi sorulara cevap niteliğindeki gerçekleri, gencecik bir insan iken tokat gibi yüzüme vurdu hayat! Bu vesileyle zihnimde algıda seçicilik de başlayınca, sonraki yıllarda farklı ülkelerde çeşitli sektör ve şirketlerde de benzer deneyimlerim oldu; öğrenmek isteyene en büyük öğretmen yaşamın kendisidir…
Yerli marketlerimizden uluslararası bir şirket çıkar mı sorusuna cevap aradığımız bir yazı serisinin dokuzuncu ve son bölümüne neden böyle bir giriş yaptığımı merak edenler için izah edeyim. Uluslararası boyuttaki büyük kurumsal firma yönetimlerinin de son derece basit hatalar yapabildiğini, bırakın ticareti veya iş yaşamını, insan ilişkilerindeki en temel ilkelerin dahi uygulanma aşamasında geri veya tamamen eksik kalabildiklerini bizzat deneyimleyerek öğrendim. O günlerden beri de, istediği kadar yüksek satış cirosu veya marka bilinirliği olsun, hiçbir firmayı ve üst düzey yönetimini gözümde büyütmem! Sizlere de aynısını yapmanızı tavsiye ederim; hiçbir kurumu ve onun başındaki patronu veya beyaz yakalı yöneticiyi gözünüzde fazla büyütmeyin! Beşer, şaşar, insandır, elbette ara sıra da olsa hata yapar. Mesele sadece başarılardan ilham almak değildir; daha değerli olanını da ihmal etmemek gerekir, yani başkalarının hatalarını ve başarısızlıklarını da hatırımızda tutmalıyız. İnsan ömrü kısa, "her şeyi deneye yanıla tecrübe etmek" çok maliyetli ve paha biçilemez olan zamanı kaybettiren bir öğrenme şeklidir. İşte bunun için tarih bilgisi çok değerlidir; sadece günümüzdeki gelişmeleri kavrayabilmek veya trendleri anlayabilmek için değil, geleceğe hazırlanabilmek için de "geçmişe hâkim olmak" gereklidir! Ülkemizdeki gıda perakendeciliğinin ve market sektörünün daha iyi kavranabilmesi için önceki sekiz ayrı yazıda elimizden geldiğince ilk perakende örnekleri ile önemli firmalardan, sektörle ilgili birçok "ilklerden" ve çeşitli ilk uygulamaları başlatarak değişime katkı sunan kişilerden bahsetmiştik. Belediyeler tarafından kurulmuş olan ülkemizin İlk üç ulusal marketinin tamamı özelleştirilerek çeşitli firmalara devredildiler. 1975'te Migros Koç Grubuna, 1993'te Gima Dedeman & Bilfer Grubuna, 1999'da ise Tansaş Doğuş Grubuna satıldı. Ülkenin önde gelen sanayici ve turizm holdinglerinin işi miydi marketçilik? Elbette değildi ancak sektördeki nakit akışı cazip geliyordu. Satın aldıktan sadece 2,5 yıl sonra Dedeman Grubu Gima'yı duayen bankacı Hüsnü Özyeğin'e sattı. Gima'da gerçekten önemli işlere imza atan Fiba Grubu neredeyse benzer bir süre içerisinde Gima'yı her yıl elden çıkarmaya çalıştı. Öyle ya, marketçilik bankacılığa hiç benzemiyordu; büyük kârlar yoktu, şube kiraları ve personel giderleri toplam maliyet içerisinde çok büyük bir ağırlığa sahipti. Demirbaşların amortismanları yüksekti; her yıl mağazalarda irili ufaklı çeşitli tadilat ve yenileme masrafları oluyordu. Rekabet yoğundu, üstelik sadece ucuz ürün satmanız yetmiyordu; tüketicilerle sürekli bir bağ kurmak, onların nabzını düzenli olarak tutmak gerekiyordu. Perakende tarihimizde çok önemli bir yeri olan, 1956 kuruluş tarihli bu firmayı satın almak için memleketin önde gelen iki büyük sanayici ailesi resmen yarışmıştı! Koç Holding 2005 yılında Fiba Holding ile Gima'yı satın almak üzere el sıkışıldığını açıkladıktan birkaç gün sonra Sabancı Holding Gima'nın kendileri tarafından satın alındığını açıkladı! Bunun üzerine Koç Holding gazetelere tam sayfa ilanlar verdi; ilgili şirket devrinin ve satışının etik olmadığını açıkladı. Sabancı ise demek ki biz daha çok istiyormuşuz, o yüzden biz aldık dedi. Hüsnü Özyeğin ise ben iş adamıyım, elbette daha fazla bedel ödeyene satarım dedi; Gima'yı satın aldıktan 8,5 yıl sonra bu şekilde elinden çıkardığında da kurban kesti, "kurtuldum" dedi! İnternette arşivler duruyor; dönemin gazete haberlerine kolaylıkla ulaşabilirsiniz; inanmayanlar lütfen araştırsın. Gima'yı Sabancı'ya kaptırmış olmanın da verdiği hırsla, Koç Holding daha önce fiyatta anlaşamadığı ve Üstat Servet TOPALOĞLU liderliğinde inanılmaz bir dönüşüm geçiren, kuruluş ruhunu yeniden kazanan ve çok daha değerli bir şirket haline gelen Tansaş'ı 1,5 yıl sonra Doğuş Grubundan önceki değerine göre 3,5 - 4 kat daha yüksek bir bedel ödeyerek satın aldı! Peki değerli dostlar sonuç ne oldu? Fransız ortaklı Carrefour Gima'yı yuttu; Migros Tansaş'ı yuttu. Memleketin en önde gelen iki sanayici holdingi aralarındaki rekabet yüzünden, Anadolu'daki bu değerli perakende markalarını yaşatmak yerine, Migros ve Carrefour mücadelesi uğruna ikisini de yok etmeyi seçtiler! Hâlbuki yok edilmesi tercih edilmiş olan her iki değerli marka da kendi bölgeleri olan Ege ve İç Anadolu'da son derece kuvvetli bir pozisyonda idiler; her ikisinin de kemikleşmiş müşteri kitleleri vardı. Gima tabelalarının indirilip de yerlerine Carrefour tabelalarının asılması, keza Tansaş logosunun yerini Migros logosunun alması bölge insanlarının hoşlarına gitmemişti. Bu gerçek her iki şirket yetkililerince geç de olsa fark edilmiş olacak ki, yıllar sonra hem Tansaş hem de Gima yeniden hayata geçirilmeye çalışıldı; ama ruhları çoktan kaybedilmiş her iki tarihi markamız için artık çok geç kalınmıştı…
Sıkıntıya giren Yimpaş'ı 2008 yılında Kiler satın almış fakat Kiler ailesi kendi adlarını taşıyan market zincirlerini sadece yedi yıl sonra Carrefour'a satmışlardı! Alman Metro Grubundan 2014 yılında Real marketleri satın alan Beğendik ise sadece üç yıl sonra bu marketlerde iflas bayrağını çekmiş, marketçilik ve AVM işletmeciliğine odaklı stratejisini terk ederek yüksek bütçeli inşaatçılığa yönelmişti; nihayetinde kendi isimlerini taşıyan ve yine Anadolu'nun birçok şehrinde tüketicilerin gönüllerini kazanmayı başarmış olan Beğendik mağazalarının tamamını kapatarak iflas etti. İskender Keleş, Ali Akyüz, Mehmet Akyüz, Ahmet Akyüz, Erdal Tüfekçi, Yusuf Balkan ve İsmail Çalışkan gibi sektörde çekirdekten gelen, toptancılık ve bakkaliye işini bilen kişiler tarafından 1998 yılında kurulan UYUM market bir yerel zincir olarak borsaya açılmış ve yatırımcılardan ilgi görmüştü. 2012 yılında yine Yerel Marketlerimizden olan Makro Market tarafından satın alındı. Ne yazık ki Songör Ailesi tarafından 1991 yılında kurulmuş olan ve artık ulusal zincir olarak anılan, 6 ortaklı yapısıyla toplam 15 ilde bulunan 192'si Makro ve 87'si Uyum olmak üzere toplamda 279 mağazasıyla hizmet veren Makro Market de 2018 yılında iflas etti ve bazı mağazalarını Migros'a devretti! Özellikle ülkemizdeki çeşitli düzenleme ve kural noksanları olan, rekabet koşullarının sağlıksız olduğu marketçilik sektörü odak kaybını asla affetmiyordu! Marketlerin iflasları ve çeşitli satın almalar birbiri ardına geldi ve günümüzde sadece 5 ayrı perakende firmasının (BİM, A101, MİGROS, ŞOK, CARREFOUR) toplam gıda perakende pazarının neredeyse yarısına, organize & modern kanalın ise tam %75'ine hâkim oldukları bir noktaya geldik! Ancak yaşam koşullarının ağırlığı ve piyasadaki dengelerin bir elin parmak sayısı kadar olan şirketlerin lehine işlemesi memleketteki bazı idealist kişileri harekete geçirdi! Hep söylüyorum bilirsiniz; bir kişi değişir her şey değişir! 70 sene önceki gibi yerel yönetimler harekete geçmeye başladılar; örneğin Erzurum'da Halk Pazarı adlı market zinciri var; son derece hızlı hareket ederek önemli işler yapıyorlar çünkü bölge insanlarının nelere ihtiyaç duyduklarını ve yine bölgedeki yerel üretici ve tedarikçiler ile nasıl işbirliği geliştirebileceklerini biliyorlar! Benzer şekilde İzmir'de İzmar (İzmir Tanzim Satış Marketi) var; inanır mısınız ülkede birçok yerel yönetim gerçekten kendi marketlerini hizmete sokmaya başladı; olacağı buydu işte; merkezi bir planlama ve düzenleme eksikliği olursa, vatandaş kaderine terk edilirse, aynı milli mücadele döneminde olduğu gibi, Kuvâ-yi Milliye teşkilatlanması gibi, birbirinden bağımsız olarak yerel yönetimler kendi bölge vatandaşları için alternatif çözümler üretir! Nasıl bir düzenleme eksikliği var ki diye soranlar için izah edeyim; ülkemizdeki marketçilik piyasası o kadar sağlıksız ki, isteyen istediği yerde şube açıp, istediği formatta istediği kategoride istediği ürünü satabiliyor! Sakın zaten böyle olması gerekmez mi, serbest piyasa bu değil mi diye düşünmeyin! Önceki yazılarda belirtmiştim, bundan yüzyıl önce bile, Amerikalı bir şirket hem de kendi ülkesinde, kafasına göre istediği eyalette şube açamıyordu (halen öyle). Her eyalet, kendi ekonomik koşullarına göre yerel bir ortaklık şartı koyabilme hakkına sahip. Hatırlarsınız, bu yazı dizisine bir tiyatro oyununu anarak başlamıştık; "Kahraman bakkal süpermarkete karşı". Tütün mamullerinin perakende satışındaki kâr marjının çok düşük olduğunu sanıyorum bilmeyeniniz yoktur; peki neden bakkalların neredeyse tamamı sigara satışına devam ediyorlar? Cevabı elbette biliyorsunuz değil mi? Sigara satmazlarsa iyice azalmış olan müşterilerinin büyük bölümümün ayağı kesilir, dükkâna uğramaz olurlar diye haklı olarak kaygı duyuyorlar! Sigara almak için gelen müşteriye hiç olmazsa kasa önündeki sakız, çikolata, atıştırmalık gibi ürünlerden satma şansım olur diyorlar. Şimdi soruyorum; zaten memleketin her mahallesindeki her sokağa şube açmış olan, ülkenin en fazla mağazasına sahip indirim marketinin kuruluşundan yıllar sonra sigara satmaya başlamasını doğru buluyor musunuz? Sizce de devletin en azından birkaç adet ürün çeşidinde indirim marketlerine sınırlama getirmesi gerekmez miydi? Hem sonra sigaraların satış fiyatları her yerde sabittir; yani tüketiciye bu ürünlerde daha ucuza satış filan da yapmıyorlar! Peki amaç ne, kalan bakkalların da yok olmasına vesile olmak mı? A101 halka açık bir şirket olmadığı için sizlere BİM'den örnek vermek istiyorum; lütfen internetten ilgili şirketin yayınlamış olduğu faaliyet raporlarına bakın. Dünyanın hiçbir yerinde olmadığı şekilde, brüt kâr marjını artırdığı halde, net kâr marjının düştüğünü göreceksiniz. Peki neden? Bir şirketin brüt kâr oranını artırmasına, üstelik satış cirolarının da artmasına rağmen, kazancı neden düşer? Bu sorunun cevabı verimsiz hatta zarar eden kategorilerde gizlidir; BİM, A101 veya ŞOK kuruluşlarından itibaren yıllar boyunca sebze-meyve satmadılar değil mi? Neden son birkaç yıldır manavcılığa da giriştiler? İşte bu sağlıksız rekabet ortamı yüzünden! Sivri akıllının biri kendi kurumunu sebze-meyve satıcılığına da başlanması konusunda ikna edince, "rakip yapıyorsa ben de yapmalıyım" düşüncesiyle diğerleri de başladı! Nasıl, şaka gibi değil mi? Lojistik operasyonumuzun yükünü daha fazla artırır mıyız? Mağazalarda çalışanlarımızın iş yükünü ağırlaştırarak onların çalışma koşullarını olumsuz etkiler miyiz? Sadece birkaç gün içerisinde tazeliğini kaybederek bozulmaya başlayacak bu ürün grubuyla mevcut müşterilerimizi üzer miyiz? Gibi soruları soracak birileri çıkmamış belli ki! Şubelerinde günlük 8-10 kg domates, biber, salatalık satılması sizce bu küçük metrekareli indirim marketlerini ihya mı etti? Hayır, aksine fire oranlarını artırarak zarar yazıyorlar. Yerel marketlerimizin değerli yetkilileri için tekrarlıyorum; hiçbir şirketi, onların başlarındaki patron veya üst düzey yöneticileri gözünüzde fazla büyütmeyin! Ben Mustafa BAŞAR olarak, bakkalları koruma derneği başkanı değilim! Aksine kimse kusura bakmasın, aynı tabiatta olduğu gibi, iş yaşamında da doğal seleksiyona inanırım! İyi niyetli olanlarını, dürüst çalışanları elbette tenzih ederim; ancak 80'lerde, 90'larda bakkallarımızın bulundukları mahallelerde tek satıcı konumunda olup, nasıl kafalarına göre ürün fiyatı belirlediklerini, hemen hemen hiçbirinin de kadın çalışan istihdam etmediğini gayet iyi hatırlıyorum! Hatta çağımıza yakışır şekilde, modern & organize kanalın elbette kısa sürede daha da büyüyeceğini biliyorum. Üstelik bu, gerçekten hem halkımızın hem de devletimizin lehinedir. Profesyonel yönetilen şirketler mağazalaştıkça, ekonomi kayıt altına girer. Üstelik beni tanıyanlar iyi bilirler; kadın istihdamına çok kıymet veririm; ülkemizde gençlerimizin ve kadınlarımızın istihdamına daha fazla katkı sunabilen herhangi başka bir sektörün varlığını bana kim söyleyebilir? Yok ki!
Yerli ve yerel bir marketimizin yurtdışına açılması ve uluslararası bir zincire dönüşebilmesi için, malum öncelikle "ulusal bir zincir" olması gereklidir. Ancak bu elbette ayet-i kerime değildir! Yani değerli, kaçırılmaması gereken büyük bir fırsat tespit edilmişse, örneğin farklı bir ülke pazarında bir yerel zincir marketi satın alarak da yabancı bir ülkeye giriş yapılabilir. Şu anda ülkemiz markalarından uluslararası bir şirkete dönüşme başarısını göstermiş ilk marketimiz bilindiği üzere BİM'dir. (Daha önce Koç Grubunun yaptığı yurtdışındaki Migros & Ramstore operasyonu hariç) Unutmayın, Almanya'daki Aldi'nin indirim formatını 1995 senesinde ülkemizde uygulamaya başladığında, aynı anda açtığı 21 mağazasıyla BİM sadece İstanbul'da faaliyet gösteren yerel bir zincirdi! Şu anda çok büyük satış alanlarına sahip 10.771 mağazasıyla ve 2 milyondan fazla çalışanıyla dünyanın en büyük perakende zinciri olan Walmart da bir zamanlar yerel bir market idi ve ticari yaşamına bir mağaza ile başlamıştı! Bir perakende şirketinin gelişme ve büyüme evreleri aynı tarihteki bir beyliğin önce kendi merkez bölgesi etrafında genişlemesi, yavaş yavaş devletleşmesi sonra da imparatorluğa dönüşmesine benzer. Yani örneğin Malatya'da yerel ve önemli bir market zinciriyseniz, merkez & kuruluş bölgeniz olan Malatya'da açtığınız şubelerle yeterli kapsama alanına sahip olduysanız gidip Kırıkkale'de mağaza açmamalısınız! Sınır iller olan Elazığ, Adıyaman, Sivas, Erzincan ve Kahramanmaraş'ta ön araştırma yapıp, hangisinde daha çok fırsat tespit ederseniz, il dışındaki ilk yatırımı oraya yapmalısınız. Bu doğal genişleme alanı içerisinde lojistik altyapınızı gereksiz bir şekilde yıpratmamak ve maliyetleri artırmamak için izlenmesi gereken doğal bir genişleme stratejisidir. Nasıl ki bir yerel zincirimizin iç piyasada, kendi kuruluş şehrinden sonra, "birden fazla farklı şehirde aynı anda mağaza açmaması" gerekliyse, yurtdışına açılan bir market zincirimizin de bir ülke pazarına odaklanması, birden fazla pazara aynı anda girmemesi gerekir! Perakende sektöründe yeterli deneyime sahip olanlar iyi bilirler; farklı semtlerde, aynı şehrin farklı ilçelerinde dahi tüketicilerin davranışları, beklentileri, alışveriş alışkanlıkları değişkenlik gösterebiliyor. O halde lokasyon koşullarına uygun planlamalar yapmak, yerel dengelere dikkat ederek, "yerel hareket etmek" icap eder. Önemli olan müşterilerin talebidir; sizin perakende konseptinizden daha değerli olana göre hareket edip, esnek davranmanız gereklidir. En az şu kadar ya da en fazla bu kadar metrekare satış alanı olmalı, filanca ürünleri ben satmam gibi yaklaşımlar gerçekçi olmayacaktır. Bir yerel zincir filanca ilçede de ulaşılabilir olmak istiyorsa, o ilçedeki doğru olduğunu tespit ettiği lokasyonda mevcut gayrimenkullerin el verdiği ölçüde, gerektiğinde daha büyük ya da daha küçük metrekareli bir mağaza açabilir. Yurtdışında farklı bir ülkeye girişte de aynı kural geçerlidir; faaliyette olunması gereken şehirlerde mevcut perakende konseptinize sıkı sıkıya uygun gayrimenkul olmasa da mağaza açmalısınız. Farklı bir ülke pazarına giriş yaparken çok detaylı bir stratejik giriş ve genişleme planı hazırlanması elzemdir; asla ama asla kuruluş aşamasındaki gibi, yeni bir start up gibi düşünmemeli, "hele bir tane mağaza açalım, iş yaparsa, tutarsa başka mağazalar da açarız" diye bir yaklaşım içerisinde olunmamalıdır! Ölçek ekonomisi, satın alma gücü, tedarik zinciri ağı gibi konular gıda perakendeciliğindeki rekabet için çok mühimdir! Yani aynı anda ya da çok kısa bir zaman dilimi içerisinde 20, 30, 40 noktada mağaza açamayacaksanız, bir tane mağaza açarak deneme yapmak niyetindeyseniz hiç girişmeyin! Bütün bu dikkat çekmeye çalıştıklarım dışında uluslararası bir firmaya dönüşmek niyetinde olan marketlerimizin üst yönetimleri açısından en önemli hususlardan birisi de kapasiteyi artırmadan, şube sayısını artırmama meselesidir; perakendecilikteki temel kapasite insan ve finans kaynağıdır! Yani girilecek olan ülke pazarındaki ilgili şehirlerdeki en iyi yetenekleri önceden istihdam etmeye çalışın ve uzun soluklu bir maraton olacağı bilinciyle sermaye ayırın! En yetenekli kişileri bünyenize katamıyorsanız, en yetkin kişilerin liderliğinde ve koçluğunda ekiplerinize sürekli eğitim programları düzenleyerek yeteneklerini geliştirin. Farklı ülkelerde faaliyet gösteren bir şirkete dönüşmek demek, yani uluslararası bir şirket olmak demek, çok kültürlü bir kurumsal yapıya geçmek demektir. Hiç kimseyi inancı, siyasi görüşü, ten rengi, dili veya aksanı, yaşı veya cinsiyeti sebebiyle ayırmayın! Hatta çalışanlarınızı gerçekten tanıyın ve empati gösterin; onların değer verdiklerini siz de samimiyetle önemseyin. Çok kültürlü bir yapıya geçmek demek, "özün veya özgünlüğün" kaybedilmesini gerektirmez! Binlerce şubeniz olsa da, ilk defa yabancı bir ülke pazarına girmek demek, tek bir tezgâhı & dükkânı büyütmeye benzer. Elbette satış alanını artırmak için bazı duvarları (kapsayıcı olmak için tavizler verebilmeli ve esnek olabilmesiniz) kaldırabilirsiniz, ancak taşıyıcı kolonları yıkarsanız, büyüteceğim dediğiniz dükkânın enkazı altında kalırsınız! Bir şirketin taşıyıcı kolonları kuruluş değerlidir, kendi özgün hikâyesidir, kim olduğunuzla, nereden geldiğinizle gurur duyun; unutmayın, herkesin birbirini taklit ettiği, kopya formatların olduğu bu dünyada özgün olmak sanıldığından çok daha değerlidir! Değerli Üstadım Servet TOPALOĞLU'nun yazdığı "Perakendede Liderlik" kitabını mutlaka okuyun; kendisini sosyal medyada takip edin, geçmiş konuşmalarını dinleyin. Keza ülkemizin perakende sektöründeki son derece tecrübeli isimlerinden olan Ercüment TUNÇALP'ın, değerli Selim KILIÇ'ın yazılarını okuyun. Ne kadar bilgi sahibi olursanız, o kadar sağlıklı ve gerçekçi fikirleriniz olur!
Son sözlerim en değerli bulduğum kaynak olan "insan" ile ilgili olacak. Lütfen BİM'i iyi analiz edin. Yönetim Kurulunda çok önemli iki isim var; Paul Michael FOLEY ve Karl Heinz HOLLAND. Foley uzun yıllar Aldi Süd'de, HOLLAND ise uzun yıllar Lidl'da üst düzey yöneticilik (CFO ve CEO) yapmış kişilerdir. Yani discount market formatının dünyadaki en önemli iki şirketinin tepe yöneticilerini BİM 3 yıldır yönetim kurulunda görevlendirmiştir. Bu son derece gurur verici, son derece stratejik bir başarıdır! BİM yönetimini yürekten tebrik ediyorum; onlarla gurur duyuyorum! Bu iki değerli isimin yönetim kuruluna girmelerinden çok önce BİM zaten Fas ve Mısır operasyonları hayata geçirmişti. Açıkça belirtiyorum ki, yakın gelecekte BİM'in farklı ve çok önemli başka ülke pazarlarında hamle yapmasını bekliyorum. 2015'de Servet TOPALOĞLU'nun başlattığı FİLE market konseptini iyi inceleyin. Gaziosmanpaşa'da açılan "FİLE Mini" formatı yerel zincirler için çok ciddi bir tehdit ve iyi okunması gereken bir hamledir. 600 metrekare civarındaki bu yeni formatın da başarılı olması durumunda, FİLE tarafından iç pazarda çok agresif bir şekilde yeni mağazalar açılacağını öngörüyorum. MİGROS, Carrefour, A101 ve ŞOK marketler ile rekabet edebilen yerel zincirlerimizin BİM'in bu yeni formatı karşısında büyük bir yol alabileceklerini düşünüyorum. Ama samimiyetle "ben iş yaşamında & ticarette doğal seleksiyona inanırım" diye belirtmiştim. Er meydanı bu; bileği kuvvetli olan, tüketicinin teveccüh göstereceği şirketler ve formatlar yükselişlerini sürdürecekler. Yazı serimizin dokuzuncu ve son yazısı çok uzun oldu biliyorum; adımın Mustafa olduğu kadar eminim, çok az kişi bu yazıyı başından sonuna kadar okuyacak, onu da biliyorum. Sabırla okuyanlara bin selam olsun! Tek bir kişiye faydam olduysa ne mutlu bana! Farklı konular hakkında başka yazılarda buluşmak üzere, sevgiyle ve bilgiyle kalın… Hoşça kalın!