Takdir komisyonuna sevk sonrası sürdürülen incelemeler zamanaşımını dolanıyor; Anayasa Mahkemesi bu uygulamayı dolaylı biçimde sorguluyor.
Vergi Usul Kanunu’nun (VUK) 30. maddesinde re’sen matrah takdiri sebepleri gösterilmiş ve takdirin inceleme elemanlarınca veya takdir komisyonlarınca yapılabileceği hükme bağlanmıştır. Kanun vergi tarhiyatlarının ancak VUK md. 114’de belirtilen zamanaşımı süresi içerisinde yapılabileceğini hükme bağlamakla, zamanaşımı müessesi kapsamında mükelleflere koruyucu bir hak da sağlamıştır (VUK md. 140’ta çeşitli inceleme türlerine göre inceleme süreleri öngörmüşse de buradaki süreler bir mükellef hakkı olarak değil, idareyi hızlı çalışmaya sevk için getirilmiş ve mükellef açısından bir anlam ifade etmeyen sürelerdir). Ancak kanun koyucu, zamanaşımının süresinin sonlarına doğru re’sen tarh sebeplerinin varlığı dolayısıyla idarenin takdir komisyonuna müracaatını haklı bir durma sebebi olarak kabul etmiş, -bu arada kanunda süresi sonsuz olarak düzenlenmiş bulunan bu durma halinin Anayasa’ya aykırılığının Anayasa Mahkemesince (K.2009/146) saptanması üzerine- bu durma sebebini 6009 sayılı Kanunla VUK md. 114/2’de yapılan değişiklikle bir yıl ile sınırlandırılmıştır.
Bu düzenlemeler karşısında mali idare uygulamada, tarh zamanaşımı süresi içerisinde tamamlanamayan incelemelerde, takdir komisyonları için kabul edilen azami bir yıllık durma sebebini, zamanaşımı süresini uzatma olanağı yaratacak şekilde yorumlayarak kullanmaya başlamıştır. Uygulamada gözlemlediğimiz, zamanaşımı süresinin sonuna doğru inceleme elemanı dosyanın vergi dairesince takdire sevkini istemekte, sevkin sonrasında zamanaşımı süresi dolmuş olmasına rağmen incelemesini sürdürerek hazırladığı İnceleme Raporunu takdir komisyonuna iletmekte ve takdir komisyonu da bu rapordaki donelere göre –ayrıca hiçbir ilave araştırma yapmaksızın veya yapmasına gerek olmaksızın- matrahı/matrah farkını belirlemektedir.
Böylesi bir uygulama doğru mudur yoksa kanunu dolanma (Kanun Koyucunun amacının arkasına sarkma) mıdır? İşte bu nokta, tartışmalıdır.
Vergi Usul Kanunu’nun 30. maddesinde re’sen tarh olunacak verginin belirlenmesine ilişkin olarak, “takdir komisyonlarınca takdir edilen matrah” - “veya” - “vergi inceleme raporlarında belirtilen matrah”ın esas alınacağına hükmetmiştir. Kanunda, “İnceleme Elemanı – takdir komisyonu işbirliği” şeklinde bir usul öngörülmemiştir. Öte yandan VUK 114’te vurgulanan zamanaşımı süresi aynı zamanda inceleme elemanının inceleme sürecindeki yetkisinin de süre bakımından sınırını çizmektedir. Rapor yazımı da bu sürece dahil olduğuna göre, zamanaşımı süresi dolduktan sonra yetkisiz olarak hazırlanan bir raporun, -takdir komisyonunca done olarak kabul edilmesi dahil- hiçbir idari işleme hukuki dayanak oluşturması mümkün değildir. Bu nedenle takdir komisyonlarının kendileri araştırma yapmaksızın sırf söz konusu raporlara dayanarak belirledikleri matrahlar, hukuki temelden yoksun kalmaktadır. Bu arada takdir komisyonlarının sahte veya yanıltıcı belge incelemesi yapma veya KDV indirimlerini ret yoluyla matrah belirlemelerinin mümkün olmadığı da zaten açıktır. Bu nedenlerle söz konusu yöntem, idarenin zamanaşımı süresini uzatma amacını taşıyan bir tür kanuna dolanma yönetimini oluşturmaktadır.
Danıştay’ın bu yönteme karşı tutumu, muhtelif dairelerin çelişik kararları olmasına karşılık, ağırlıklı olarak yönteme cevaz vermek şeklinde oluşmuştur. Ancak bu yönteme cevaz veren kararların aksi yöndeki kararlara göre tatmin edici bir gerekçeye dayanmadığını, “konuya hazine açısından yaklaşımı” anımsatır şekilde olduğunu da belirtmek ihtiyacını hissediyorum.
Bu yönteme ilişkin olumsuz görüşümü daha önce de yazmıştım. Ancak konuya tekrar geri dönmemin nedeni geçenlerde bu yöntemin Anayasa Mahkemesinin bir Bireysel Başvuru kararına da konu olmasıdır (Anayasa Mahkemesi, Birinci Bölüm, Başvuru No:2020/20773 T.12.6.2025 Resmi Gazete:16.1.2026; 33139).
Başvurucu, davasında bu konudaki savlarının gerek Vergi Mahkemesince gerek Danıştay tarafından değerlendirilmediği ve kararda savlarının kabul edilmemesinin gerekçesinin yer almamasına dayanarak gerekçeli karar, mülkiyet hakları ile masumiyet ilkesinin ihlal edildiği gerekçeleri ile Anayasa Mahkemesine başvurmuştur.
Anayasa Mahkemesi, başvurucunun davasında bu iddialarının incelenmemiş olması sebebiyle gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine ve bu nedenle yeniden yargılama yapılması gerektiğine hükmetmiştir. Yüksek Mahkeme Kararında; Danıştay’ın her iki yöndeki çelişik kararlarını da göstererek olayı mülkiyet hakkının usul güvenceleri yönünden incelemiş ve açıkça söylenmese de “takdir komisyonuna sevkten sonra inceleme tamamlanması”, “takdir komisyonu kararlarında ilgili rapor dışında vergi matrahının nasıl belirlendiğine somut bir bilgiye yer verilmemesi”, “sürecin sonunda başvurucuya aşırı bir külfet yüklenmesi”, “zamanaşımın dolduğu iddialarının değerlendirilmemesi” gibi ifadelerle satır aralarında bu yöntemin uygun olmadığına vurgu yapılmıştır.
Danıştay’ın bitirmeye çalıştığı bu tartışmayı Anayasa Mahkemesi bence çok önemli bu Kararı ile yeniden canlandırmıştır. Uygulamanın, Yüksek Mahkeme’nin de dikkati çektiği şekilde yeniden yönlendirilmesi, zamanaşımı süresi içerisinde tamamlanamayan incelemelerde takdir komisyonuna sevk gibi yapay yollara başvurmak yerine vergi denetimi biçimindeki malî kolluk hizmetini yeniden örgütlemeyi düşünmekte yarar vardır.