Devlette Hazine Genel Müdürü ve Müsteşarı olarak çalışan, özel sektörde de yıllarca mesai yürüten Tevfik Altınok ile yeni kitabı 'Hazinedarbaşı' vesilesiyle evinde bir araya geldik.
Tevfik Altınok, 1982-84 yılları arası Hazine Genel Müdürlüğü, 1991-93 yılları arası da Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı görevlerinde bulundu. Anılarına yer verdiği yeni kitabı ‘Hazinedarbaşı’ Remzi Kitabevi tarafından yayımlandı. Kitap, 1970’li yıllardan 2000’lerin başına kadar, ekonomi tarihimizin en zorlu dönemlerine adeta ışık tutuyor. En çok dikkatimi çeken konuları, “24 Ocak Kararlarının belirlenme ve yazılma süreci, 1984’te bir dış borç ödemesi için döviz bulunamayınca default’a düşme tehlikesiyle karşılaşan Hazine’nin, Suudi Arabistan’dan alınan bir krediyle itibarını kurtarışı, 100 yıldır devam ettiği ancak 1983’te fark edilen bir kapitülasyonun kaldırılışı” diye sıralayabilirim.
Gazeteci dostlarım Recep Erçin ve Fikri Türkel ile Tevfik Altınok’u evinde ziyaret ettik ve hem kitabındaki eski Türkiye’nin ekonomisini hem de bugünün ekonomisini konuştuk. Altınok’a “Sizce ekonominin daha iyi yönetilmesi için ne gibi düzenlemeler yapılmalı” diye sordum. Çok detay vermekten kaçınsa da yanıtı özetle şöyle oldu: “Tabii ki öncelikle Anayasa değişmeli. Karar mekanizmaları yeniden ele alınmalı. Benim geçmişte çalıştığım Süleyman Demirel, Turgut Özal gibi siyasiler, ‘önemli kararlar için çok geniş ekiplerle’ çalışırdı… Planlama da çok önemli bir konudur. Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) vardı, şimdi yok. Beş Yıllık Kalkınma Planı hâlâ var 12’ncisi yürürlükte ama ne kadar önem veriliyor? Müsteşarlıklar da önemliydi, Hazine de Selçuklu’da Osmanlı’da en önemli kurumlardı, şimdi var mı yok mu?”
“550 milyon mark lazım, yoksa ‘default’ oluruz”
Tevfik Altınok, 1984 yılında geçen ve kitabın 191’inci sayfasında yer alan bir anısını şöyle anlatılıyor:
“Merkez Bankası Kambiyo Genel Müdürü Zekeriya Yıldırım telefonda, “Üstat döviz bulmamız şart. Haziran sonunda 550 milyon mark bulamazsak ‘default’ durumuna düşüyoruz, haberin olsun” demişti. “Bana ne sevgili Zekeriya? Döviz bulmak benim değil senin sorunun.”
“Üstat, borçlu Hazine.”
“Zekeriya, tamam da nereden çıktı bu şimdi? Borçlu Hazine olsa ne olur olmasa ne olur? Ben sana Türk lirasını veririm, dövizi bulmak senin işin! Beni ilgilendirmez. Bugüne kadar dövizi ben mi buluyordum ki şimdi benden istiyorsun? Yavuz Canevi üstadın ve Osman Şıklar’ın bundan haberi var mı?”
“Olmaz olur mu üstat? Bana sorarsanız, gelin gidip Kaya Bey’e (Erdem) anlatalım. Hükümet tarafının da haberi olsun.”
Durum gerçekten kritikti. Yine döviz darboğazına mı girmişiz de yeni hükümetin kuruluş hengâmesinde farkına bile varmamışız. Zekeriya Yıldırım ile önce Ekrem Pakdemirli’ye sonra Kaya Erdem’e dövizdeki sıkıntılı durumu anlattık… İkisi de konuyu ciddiye dahi almadı. Sorun sanki Zekeriya ve benim sorunummuş gibi algılandı… Döviz yok diye Hazinenin dış borcunu ödeyememesi düşünülemezdi. Ödememek bizi tekrar 1980 yılına geri götürürdü… Başladık kara kara düşünmeye.
550 milyon markı ödeyemezsek Merkez Bankası yönetimi de Hazine yönetimi de bana göre bitmiş demekti. Kimseye derdimizi anlatamazdık. Hele Turgut Özal’a hiç!
Birkaç gün geçmişti ki Zekeriya Yıldırım tekrar aradı.
“Üstat, Suudi Maliye Müsteşarını tanıyordunuz diye hatırlıyorum, doğru mu?”
“Hem de çok iyi tanıyorum, hayırdır!”
“Üstat yanınıza geliyorum” dedi ve telefonu kapattı.
15 dakika geçmedi, Zekeriya odamdaydı ve çok heyecanlıydı.
Bir iki yıl önce Devlet Başkanı Kenan Evren’in, Suudi Arabistan Kralı Fehd bin Abdülaziz Al-i Suud’u ziyareti sırasında Zekeriya da hazır bulunmuştu. O toplantıda Kral, Türkiye’ye 500 milyon dolar kredi verilmesine onay vermişti. Merkez Bankaları aralarında konuşmuşlar ancak Suudi Merkez Bankası Başkanı, Suudi Maliye Bakanlığı evet demeden bu krediyi veremeyeceğini Zekeriya’ya söylemişti. Zekeriya, Maliye Bakanlığı Müsteşarını tanıyorsam konuyu araştırabilir miyim diye ricada bulunmaya gelmişti. Telefona sarıldım. Müsteşarı İslam Kalkınma Bankası Guvernörü olarak Cidde’ye gidişlerimde tanımıştım, zamanla aramızda bir dostluk oluşmuştu… Odada sabırsızlıkla bekliyorduk… Derken telefon bağlandı. Bir solukta derdimizi anlattım; bizim için önemini vurguladım… Sanıyorum bir hafta sonra müsteşar kredinin hazır olduğunu bildirdi... Zekeriya’yı aradım. Kendisine haberi verdiğimde nasıl bir ‘oh’ çektiğini unutamam.
“Oh be üstat! Bizi nasıl bir sıkıntıdan kurtardın bilemezsin.”
Krediyi aldık, umre yaptık!
20 Haziran 1984 günü Riyad’a uçtuk… Anlaşmayı imzaladık. Krediyi almıştık, artık dönecektik. Suudi Merkez Bankası Başkanı Hamad Saud Al Sayari’ye teşekkür ve veda etmek için uğradık. Ramazanda olduğumuzu hatırlatarak, umre yapmamız için hazırlık yaptırdığını söyledi. Biz önce şaşırdık… Bir taraftan da memnun olduk… Suudi Merkez Bankasının özel uçağıyla Cidde’ye uçurulduk. Le Meridien Jeddah Hatel’de ihrama girdik, Mekke’ye bir araçla götürüldük. 26 Haziran 1984 sahur vaktinde umremizi tamamladık ve THY uçağı ile Ankara’ya döndük. Bu Zekeriya için de benim için de ilk umre ziyareti değildi. İlk umre ziyaretimi 1982 yılının Şubat ayında İslam Kalkınma Bankasını ziyarete gittiğimde gerçekleştirmiştim. O ziyaretimizde de Zekeriya Yıldırım ile beraberdik…
Fransızlar, bizim Hazine’den ‘vagonlar dolusu’ para almış!
Tevfik Altınok, Hazinedarbaşı adlı kitabının 155’inci sayfasında Fransızların 100 yıl boyunca devam ettirdikleri bir kapitülasyona nasıl son verildiğini şöyle özetliyor:
“Bir gün sekreterim Paris’ten Wagon- Lits firması yetkililerinin benden randevu istediğini söylediğinde şaşırdım. Ne tür bir ilgimiz olabilir ki diye düşündüm. Sonra aklıma TC Devlet Demir Yolları (DDY) ile ilgili olabileceği geldi. Eskiler hatırlar, 1980’li yıllara kadar trenlerdeki yataklı vagonlar Fransızlar tarafından işletilirdi. Nedenini ben de bilmezdim. Gelsinler bakalım, öğreniriz diyerek randevuyu verdim… Gelen yetkililer, DDY ile aralarındaki sözleşmenin 1983 yılı içinde biteceğini, bu sözleşmeyi yenilemek istediklerini söylediler… ‘Konunun Hazine ile ne ilgisi var’ diye sorduğumda, Hazinenin, sözleşmenin uygulanabilmesi için garanti vermiş olduğunu ifade ettiler. Ben de konuyu inceleteceğimi, DDY ile görüştükten sonra cevap verebileceğimi söyleyerek sözleşmenin bitmesine ne kadar zaman kaldığını sordum. Üç ay kaldığını söylediklerinde ‘Bu süre içinde size cevap verebiliriz’ diyerek toplantıyı sonlandırdım…
Bir aylık araştırmanın sonunda Anadolu’da ilk inşa edilen İzmir Aydın demiryoluna ek olarak Aydın Ödemiş hattının da sonraki yıllarda Fransız İngiliz ortaklığı tarafından yapıldığını öğrendik. Bu inşaatın bedelinin Osmanlı Hazinesi tarafından karşılanamayacağı anlaşılınca 1883 yılında Fransız Wagon-Lits şirketiyle bir sözleşme imzalanmış. Bu sözleşme çerçevesinde Osmanlı Hazinesi, Wagon-lits firmasına ülke sınırlarımız içindeki her tren seferine en az bir, gerektiğinde daha fazla yataklı vagon ekleneceğini ve bunu 100 yıl boyunca devam ettireceğini taahhüt etmiş. Firmaya yatak ve bilet ücretlerini tespit yetkisi de bırakılırken, yataklar boş olsa bile demiryollarımızın bu boş yatakların bedelini ödeme taahhüdünün yanı sıra demiryollarımız ödeyemezse Hazine tarafından karşılanacağı garantisi de verilmiş. DDY, 1935 yılında genç Türkiye Cumhuriyeti’nin islediği ekonomik bağımsızlık politikası doğrultusunda yabancı şirketlerin işlettiği demiryolu hatlarını satın alarak devletleştirmişti. Ancak söz konusu sözleşmeden doğan yükümlülükler Osmanlı Devleti’nden devralınan borç ve taahhütler kapsamında kabul edilmiş; bu nedenle sözleşme hükümleri ve buna bağlı mali yükümlülükler 1983 yılına kadar yürürlükte kalmıştı. DDY yetkililerine sırf merakımdan bu hattın maliyet hesabını yaptırdım. İnceleme, demiryolunun inşası için harcanan tutarın yapılan ödemelerle en fazla 15 yıl içinde tamamen amorti edildiğini ortaya koyuyordu. Buna karşılık izleyen yaklaşık 85 yıl boyunca yapılan ödemeler ise fiilen işletmeci şirketin karı niteliğindeydi…
Fransız firmasına resmi bir yazı ile Hazinenin böyle bir garanti vermeyeceğini bildirdik. Yataklı vagon işletmesinin bundan böyle DDY tarafından bizzat yürütüleceğini de aynı yazıyla kendilerine tebliğ ettik.”