Kardeşlik, ittifak, menfaat
Kardeşiz ama önceliklerimiz farklı. Müttefikiz ama aynı tehdidi görmüyoruz. Birbirimizin güvenliğine destek sözü veriyoruz ama gerektiğinde nerede ve nasıl duracağımızı tartışıyoruz. Halklar arasındaki bağın gücünü anlatırken liderler arasındaki gerilimi izliyoruz. Savaş ihtimalini kolay konuşuyoruz ama caydırıcılığın ne işe yaradığını anlamak gerekiyor.
Askeri ve siyasi stratejist olarak uluslararası aktif çalışmalar yürüten emekli diplomat, Hasan Aygün’le “Türkiye Kiminle, Nereye; Kardeşlik, İttifak, Menfaat” başlığı altında Azerbaycan’la ilişkileri ve Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan arasındaki Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı tartıştık:
NATO bu ilişkilerin neresinde duruyor? Orta Doğu’da kurulan ortaklıklar Avrupa’daki güvenlik arayışıyla nasıl birleşiyor? Türkiye’nin gördüğünü komşuları da aynı biçimde mi görüyor?
ABD ara seçimleriyle eş zamanlı yaptığımız bu söyleşiyi farklı eksenlerde okumak da faydalı ve gerekli. Washington’la ilişkiler, İsrail’in bölgedeki güvenliği, İran’ın geleceği, Avrupa’nın savunması…
Bu gürültünün içinde güvenliğin nasıl tarif edildiğini merak ediyorum:
- Farklı öncelikler ve karşılıklı bağımlılık üzerinden gelişen bir güvenlik anlayışı, savunma doktrininin yerini mi alıyor?
- Yoksa savunmanın yanına başka ihtiyaçlar mı ekleniyor?
- Yenidünyayı ve Türkiye’nin yerini anlatırken kullandığımız kelimeler yaşadıklarımızı karşılıyor mu?
Aygün, Nahçıvan ve Cidde başkonsoloslukları, Tebriz’de görev, Karabağ barış süreci ve Minsk Grubu toplantıları… NATO’da siyasi danışmanlık, kriz yönetimi, askeri kararların siyasi sonuçları üzerinde çalışmalarıyla dikkat çeken bir diplomat.
Coğrafyayı taşıyamıyoruz
Söyleşinin tarih ve coğrafya bölümünü önemsiyorum. Bugünkü bir açıklamayı geçmişteki ilişkilerden, bugünkü bir tercihi komşuların ihtiyaçlarından ayırınca ne kadarını anlayabiliyoruz?
Aygün, Azerbaycan’ı anlatırken devletleşme sürecine, İran’la ilişkilere, dinin ve siyasetin etkisine döndü. Dinî farklılıkların arkasında siyasi kontrol meselesinin bulunduğunu söyledi: Kim, kimi, ne kadar kontrol edecek?
Türkiye–Azerbaycan ilişkisinde yaşananları güç mücadelesi olarak okumak mı gerekir? diye sordum; “Azerbaycan’la Türkiye arasında ben bir güç mücadelesi görmüyorum” dedi. Çekişmeyi, yöneticilerin ve iki ülkenin farklı öncelikleriyle açıkladı. Aygün, 1991’den 2009’a kadar olan dönemi “balayı” diye tarif ediyor. Türkiye’den giden yatırımcılar, açılan kapılar, birbirini yeniden tanıyan toplumlar…
İlk önemli sarsıntıyı Türkiye’nin 2009’daki Ermenistan’la yakınlaşma girişimlerinde gördüğünü söyledi. Protokoller, futbol diplomasisi ve Azerbaycan bayrağı etrafında yaşanan tartışmalar bu dönemin hafızasında yer alıyor. Sonrasında Türkiye’nin olaylara daha çok Ortadoğu ve Arap dünyasıyla ilişkileri üzerinden bakmaya başladığını; Azerbaycan’ın ise kendi gerekçeleriyle bu yaklaşımı paylaşmadığını anlattı.
Aygün’ün Nahçıvan’da görev yaptığı yıllardan aktardığı gözlemler değişimi gösteriyor. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından pazarını kaybetmiş üretim, ekonomik güçlükler ve Türkiye’den yürütülen destek çalışmaları… O günkü Azerbaycan’la bugünkü Azerbaycan’ın aynı koşullarda bulunmadığını hatırlattı.
Azerbaycan nasıl var olacak?
“Var olma” ifadesini açmasını istedim. Askeri tehditle ilişkilendirmedi; “Azerbaycan’ın ciddi bir var olma sorunu var. Var olma dediğim, hangi yolda var olmaya devam edecekler?” İran’daki Azerbaycan Türklerini, Tebriz’i, sınırın iki tarafındaki farklı ekonomik ve siyasi koşulları anlattı. Birleşme düşüncesinin yalnızca Tahran açısından hassas olmadığını; Bakü açısından da nüfus, ekonomik uyum ve siyasi ağırlık gibi sorular doğuracağını söyledi.
Ortak kimlikten ortak siyasi geleceğe geçişin kolaylığını sorgularken Almanya’nın birleşmesini örnek verdi. Ekonomik güce rağmen uyumun yıllar aldığına dikkat çekti.“Bir millet, iki devlet” ifadesini de bu noktada konuştuk. Sloganın hangi beklentiyi taşıdığını, iki ayrı devletin kararlarına nasıl yansıdığını sordum. Aygün’ün cevabı ulusal kimliğe döndü: “Azerbaycan’ın en büyük kavgalarından biri millet olmaya devam edebilmek.”
İran’dan gelen Şii ümmet yaklaşımını ve Türkiye’den bazı dinî yapılanmaların etkisini bu çerçevede değerlendiren Aygün, Nahçıvan’daki görev döneminden verdiği örneklerle dinin sınır geçişlerine, gündelik hayata ve ekonomik ilişkilere kadar uzanan etkisini anlattı. Değerlendirmesinde Azerbaycan’ın, kendi devlet ve toplum modelini korumaya çalıştığını Türkiye’yle yakınlığını da İran’la ilişkisini de bu ihtiyaçla birlikte düşünmek gerektiğine dikkat çekmiş olmasını değerli buldum.
Ankara’dan bakınca, Bakü’den bakınca
İsrail konusu farklılıkları, açık seçik-kapalı adına ne derseniz deyin, iletişim olarak kapsamlı şekilde görünür kılıyor. Aygün, Azerbaycan–İsrail ilişkisini enerji, silah ve mühimmat, eğitim, istihbarat, savunma üretimi ve tarım teknolojileri üzerinden anlattı.
İsrail Azerbaycan’a savunma ve teknoloji alanında destek sağlıyor; Azerbaycan da İsrail açısından önemli bir enerji ortağı. İlişkinin İran’ı ilgilendiren istihbarat boyutunu ise şöyle ifade etti: “İki ülke arasında sağlıklı bir ilişki var” deyince durdurup neyi kastettiğini sordum. Uluslararası ilişkilerde “sağlıklı” kelimesinin açıklanmaya ihtiyacı var. Burada karşılıklı menfaatlerin sağlandığı bir ilişkiden söz ediyoruz. Aygün takiben “ilişkiden iki ülke de menfaat sağlıyor” diyerek ifadesini teyit etti. Söyleşide, Türkiye’nin İsrail’e yönelik tutumuyla Azerbaycan’ın İsrail ilişkileri arasındaki farkı, karşılıklı ihtiyaçları hesaba katmadan açıklamak mümkün mü? sorusunun üzerinde durdum. Türkiye’nin kendi hassasiyetlerinden hareket etmesiyle Azerbaycan’ın aynı sırayı izlemesini beklemesi arasında bir mesafe var.
Aygün, yönetimlerin ve medyanın dilinde görülen gerilimin halklar arasındaki ilişkinin bütünü gibi okunmasına karşı çıktı. Söyleşinin sonunda yeniden bu konuya dönerek: “Halklar arasındaki bağ o kadar kuvvetli ki yöneticiler gider, halklar kalır uzun vadede” dedi. 2009’daki kırgınlıktan sonra ilişkilerin toparlanabilmesini hatırlatarak yeniden bir düzeltme yapılabileceğini ifade etti.
Üç ülke, üç ayrı tehdit
Tartışmamızın Azerbaycan bölümünde aynı kimliğin farklı önceliklerini konuşurken Mekke bölümünde farklı önceliklerin ortak savunma taahhüdünde nasıl birleşeceğine geçtik.
- Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın imzaladığı anlaşma neyi değiştirecek?
- Bir ülkenin karşı karşıya olduğu tehlike, diğer ikisi için de aynı anlamı taşıyor mu?
Aygün’ün en keskin değerlendirmelerinden biri şöyle: “Aslında bu üç ülkenin bir araya oturmasında en çok hayret edilecek şey tehdit algılamaları. Tehdit algılamalarının birbiriyle en ufak bir alakası yok.”
- Pakistan: Hindistan ilk sırada… Afganistan’dan gelen silahlı ve aşırı dinci gruplar ile Belucistan da güvenlik gündeminde. Hindistan–Pakistan çatışmasında Türkiye ve Suudi Arabistan’ın nasıl bir rol üstlenebileceğini sorguluyor.
- Suudi Arabistan: Enerji üretimi ve taşımacılığının güvenliği, İran ve Yemen öne çıkıyor. Türkiye ile Pakistan’ın bu dosyalardaki çıkarları ve riskleri ne kadar örtüşüyor?
- Türkiye: Terör, Suriye ve Irak’taki yapılanmalar, Doğu Akdeniz, enerji koridorları ve Kıbrıs. Pakistan ve Suudi Arabistan bu öncelikleri hangi ölçüde paylaşacak?
Pakistan’a yönelik bir saldırı ihtimalini örnek verdi; Hindistan’ın Keşmir üzerinden Pakistan’a girdiği bir durumda Türkiye ve Suudi Arabistan’ı orada düşünebiliyor muyuz? Yemen çevresinde Türkiye’nin askeri operasyona katılmasının getirebileceği sonuçları da sorduktan sonra, Türkiye açısından yarar ve zarar hesabının yapılması gerektiğini söyledi.
Burada anlaşmanın işleyişine ilişkin bir ayrıntı önemli. TBMM’ye sunulan teklifin gerekçesinde, kolektif savunma hükmünün kendiliğinden işlemeyeceği; istişareler sonucunda mutabakatla alınacak kararlara dayanacağı belirtiliyor. Tarafların kendi anayasal yükümlülükleri, mevzuatları ve yetkili makamlarının kararları da korunuyor. Otomatik bir savaş katılımından çok, farklı önceliklerin bir saldırı karşısında nasıl ortak karara dönüşeceği söz konusu…
Yeniden Büyük Orta Doğu Projesi mi?
Aygün, Mekke oluşumunu değerlendirirken Büyük Orta Doğu Projesi’ni hatırlattı. Kavramın uzun süredir gündemde olduğunu, ülkeleri bir araya getirecek bir yapının ise kurulamadığını söyledi. Mekke Ortak Savunma Paktı’nı bunun ilk somut veya güncel adımı olarak mı anlamalıydık? diye sordum; “Belki ilk adımı demek cüretkâr olur. İlk adımına benziyor diyeyim” şeklinde karşılık verdi.
Üç ülkenin de ABD ile özel ilişkilerine dikkat çektikten sonra oluşumu, İsrail’in bölgesel güvenliği ve bu ülkelerin ABD’ye daha yakın durması ihtimaliyle birlikte değerlendirdi. Anlaşmanın arkasındaki siyasi hesabı nasıl okuduğunu gösterdiğini düşünüyorum. Kullandığı ihtiyatlı ifadeye de ayrıca dikkat çekmek istiyorum. Aygün’ün değerlendirmesi burada bitmedi. Askeri müdahale meselesini ayrı tutarak iş birliği tarafına olumlu baktığını söyleyerek beni bir anlamda şaşırttı; “Bu savunma durumunda, bir ülkeye saldırı durumunda müdahaleyi bir kenara bırakırsak onun dışındaki her şey olumlu.” Gördüğünüz gibi hiçbir şey kategorik değil…
Türkiye’nin savunma sanayisini, ihracat imkânlarını, ülkelerin birbirini daha iyi tanımasını ve birlikte çalışmasını sıraladı. Üç ülkenin bölgesel ağırlıklarını ve birbirini tamamlayabilecek imkânlarını önemsediğini ifade etti. Ortak üretim ve ticaretin sağlayabileceği faydayla başka bir ülkenin çatışmasına katılmanın sonuçlarını ayrı ayrı değerlendirdi.
NATO’nun işi savaşmak mı?
Mekke’nin NATO’yla ilişkisini sorduğumda caydırıcılık kavramına geldik. Aygün, ittifakı birlikte savaşa gitme üzerinden değerlendirmenin eksik kalacağını söyledi: “NATO’nun özelliği toplanıp bir arada savaşmaktan ziyade caydırıcılık oldu.”
NATO’nun karşısında somut bir güç bulunduğunu, üyelerin buna karşı birleştiğini anlattı: “O somut güce karşı birleşerek caydırıcı olduk.” Mekke oluşumuyla karşılaştırmasında ise coğrafi uzaklıkları, gelişmişlik farklarını ve tehdit algılarındaki ayrışmayı öne çıkardı.
Birlikte durmanın caydırıcı olabileceğini kabul ediyor; bu kadar farklı önceliklerin pratikte nasıl bir arada işleyeceğini sorguluyor. NATO’nun yeni oluşuma neden özel bir tepki vermediğini de konuştuk. Aygün, Türkiye’nin NATO içindeki yükümlülüklerinin değişmediği görüşünde. Mekke Anlaşması’nın mevcut ittifakların yerine geçmediği ve Türkiye’nin NATO hak ve yükümlülüklerini etkilemediği, TBMM’ye sunulan gerekçede de belirtti.
Bedir neyi tamamlıyor?
Türkiye, Katar, Pakistan ve Endonezya arasındaki Bedir Mutabakatı’nı gözden kaçırmamak gerek. “O bir mutabakat. O sadece savunma iş birliği” diyerek niteliğini ayırdı.
Mekke’de konuştuğumuz saldırı halinde ortak tutum meselesiyle aynı şekilde ele almıyor. Dört ülkenin savunma alanında birlikte çalışmasını, daha geniş bir bölgesel ilişki içinde değerlendirdi: “Bu Bedir Mutabakatı’nı da aslında uzun vadede Mekke ittifakına destek verecek yan bir örgüt, yan bir örgütlenme olarak adımlardan biri sayabiliriz.”
Suudi Arabistan’ın bu oluşumda bulunmamasını da ayrı bir soru olarak ortaya koyduğunu dikkatinize sunmak isterim. Aygün, dinî ortaklığın geçmişte ülkelerin güçlü ve eşgüdümlü hareket etmesini sağlamadığını söyledi. Coğrafya ve çevreyle ilişkiler farklılaşıyor. Bu nedenle savunma iş birliği gibi somut bir alandaki adımı olumlu karşılıyor. Bağdat Paktı ve CENTO gibi geçmiş girişimleri hatırlatması da bu konuşmanın parçası. Bugünkü bir ortaklığın nasıl işleyeceğini düşünürken önceki deneyimlere baktığını ifade etti.
Birbirine ihtiyaç duymak
Karşılıklı bağımlılık kavramı, Ermenistan üzerinden de gündeme geldi. Aygün, Türkiye–Ermenistan ilişkilerindeki gelişmelerin sürmesini umduğunu söyledi. Ermenistan’ın Türkiye ile Azerbaycan arasında bir köprü olabileceğine dikkat çekti: “Çünkü Ermenistan için en önemli unsur interdependence, karşılıklı bağımlılık.”
Ermenistan açısından anlamını şöyle açıkladı: “Bu köprü Ermenistan için en azından güvenlik garantisi demektir. Ayrıca da ekonomik gelir demektir.” Ve İran’a ilişkin sözleri özellikle dikkat çekici: “Amerika’nın ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının İran’daki rejime bir soluk verdiğini, oksijen verdiğini düşünüyorum.” Tereddüdü de aynı derecede önemli; saldırının hedefiyle içeride yarattığı siyasi etkinin farklılaşmış olabileceğini düşünüyor.
Aygün’ün bölgesel değerlendirmesinde bütün ülkeler aynı noktada değil. Şöyle özetleyebilirim:
- İran: ABD ve İsrail saldırılarının rejime nefes aldırmış olabileceğini düşünüyor. Dış saldırının, içeride baskı altındaki yönetimin durumunu değiştirdiği görüşünde.
- Irak: Görece sakin bir tablo görüyor. Kürt bölgesinin enerji sorunlarına ayrıca değiniyor; Irak’tan yakın vadede büyük bir sorun beklemediğini söyledi.
- Suriye: Türkiye’nin PKK ve Suriye’deki Kürt gruplarla ilişkili güvenlik dosyalarını, çözüm arayışının sürdüğü başlıklar arasında ele alıyor.
- Kıbrıs ve Doğu Akdeniz: Kıbrıs ile enerji konularının geri planda kaldığına dikkat çekti.
- Yunanistan: Deniz yetkileri ve diplomatik destekler üzerinden ilişkilerin farklı boyutlarını gündeme getirdi.
- Rusya–Ukrayna, Romanya–Moldova ve Karadeniz: Avrupa’daki olası değişimler, bölgesel ilişkiler ve sivil deniz ulaşımının güvenliği üzerinde durdu. Romanya–Moldova birleşmesi gibi ihtimalleri, geleceğe ilişkin sorular olarak andı.
Dünya Türkiye’yi neden desteklesin?
BM Genel Sekreterliği tartışması bizi Türkiye’ye dışarıdan nasıl bakıldığı meselesine götürdü. Türkiye, BM Genel Sekreterliği rolünde Büyükelçi Feridun Sinirlioğlu’nu aday gösterdi. “Türkiye’nin adayını neden desteklesin dünya? Bir de onu düşünmek lazım” diye sordu Aygün. Türkiye’nin barış ve dünya sorunlarında yapıcı, kapsayıcı bir faaliyet gösterip göstermediğinin dışarıdan nasıl değerlendirildiğine bakılması gerektiğini ilave etti ifadelerine. Destek bekleyen ülkenin kendisini başkalarının değerlendirmesiyle de düşünmesini önerdi.
Tüm konuların temelinde iletişim yatıyor; haber, açıklama, yorum, sosyal medya paylaşımı… Çok şey duymak, ne olduğunu anlamamızı sağlıyor mu? Aynı bilginin çoğalması, açıklanması demek değil. Tarihi ve coğrafyayı bilmeden bugünkü cümleye ne kadar anlam yükleyebiliriz?
Bu söyleşiyi Azerbaycan ve Mekke üzerinden açtım. Sorular ilerledikçe Türkiye’nin kendisini ve çevresini nasıl gördüğüne döndük. Güç mücadelesi derken öncelik farkına, ittifakı konuşurken caydırıcılığa, gelecek tartışmasında karşılıklı bağımlılık, kardeşlikten söz ederken menfaat, devletler arasındaki ilişkileri konuşurken halklar, savunmayı tartışırken ekonomik bağlantılar giriyor resme.
Yenidünyada Türkiye’nin yerini konuşmayı sürdürmeliyiz. ABD ara seçimleriyle aynı zamana gelen bu söyleşiye farklı gelişmelerin içinden yeniden bakmalıyız. Gürültünün içinde öncelikleri anlamaya, ne istediğimizi söyleyebilmeye ihtiyacımız var.
Hasan Aygün’le önceki söyleşiler
NATO 3.0: Zirveden Yorum ve Değerlendirmeler — Hasan Aygün ve Barçın Yinanç’la NATO’nun içindeki farklılıkları, Avrupa’nın savunmasını, ABD–Türkiye ilişkilerini ve Türkiye’nin ittifaktaki yerini konuştuk.
Yeni Savaş İletişimi: Önce Tweet’le, Sonra Vur — “Savaşın Dili” — Hasan Aygün ve Zeynep Tınaz Redmont’la savaşın nasıl adlandırıldığını, liderlerin mesajlarını ve iletişimin askeri gelişmelerle ilişkisini ele aldık.
“Domuza Ruj”; Savaş mı Müdahale mi? — Savaş ve iletişim söyleşimizden hareketle hazırladığım yazı: Askeri güç kullanımı, seçilen kelimeler, enerji ve veri üzerinden yürüyen mücadele.