Prof. Dr. Pelin Karatay Göğül - Dicle Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanı
Küresel iktisat tartışmalarında artık büyümenin kendisi değil, büyümenin niteliği ön plana çıkıyor. GSYH artışlarının sosyal refahı ve çevresel sürdürülebilirliği otomatik olarak iyileştirmediği; aksine, yanlış politika bileşimleri altında eşitsizlikleri derinleştirebildiği yönünde güçlü bir literatür oluşmuş durumda. Türkiye ekonomisi açısından bu tartışma soyut değil, son derece somut bir politika meselesi. Büyüme verileri olumlu seyrederken, hanehalkı refahının baskı altında kalması ve ekolojik risklerin artması, mevcut politika çerçevesinin sınırlarına işaret ediyor. Bu noktada, Kate Raworth’un geliştirdiği ve kurumsal iktisadın “ekonominin sosyal olarak gömülü olduğu” yaklaşımıyla uyumlu Donut Ekonomisi, Türkiye’de iktisat politikalarının yalnızca ne kadar büyüdüğünü değil, toplumsal ve ekolojik sınırlar içinde nasıl büyüdüğünü sorgulayan proaktif bir politika pusulası sunmaktadır.
Peki, Türkiye ekonomisinin "güvenli ve adil alanı" tam olarak nerede?
İki sınır arasında yaşam: Donut’un mantığı
Donut modeli, ekonomiyi iki hayati sınır arasında dengelemeyi amaçlar. Başarıyı yukarı yönlü doğrusal bir çizgi (GSYH) olarak değil, bir denge halkası olarak görür:
- Sosyal Taban (İç Halka): Kimsenin mahrum kalmaması gereken 12 temel yaşam standardıdır (su, gıda, enerji, sağlık, barınma vb.). Buradaki her açık, toplumsal bir yetersizliktir.
- Ekolojik Tavan (Dış Halka): Gezegenin biyofiziksel sınırlarıdır (iklim, hava kirliliği, biyoçeşitlilik). Bu sınırın aşılması ise gelecek kuşakların haklarını gasp eden bir aşımdır.
Türkiye’nin ikilemi: Büyüme sürüyor, refah bölünüyor
Türkiye ekonomisi, 21 çeyrektir kesintisiz büyüyerek 2025’in üçüncü çeyreğinde %3,7’lik bir performans sergiledi. Milli gelir rekor seviyelere ulaştı, cari işlemler hesabı pozitife yöneldi. Uluslararası kurumlar 2026-2027 için büyüme tahminlerini yukarı çekiyor.
Ancak vitrindeki bu parlak rakamların arkasında, Donut’un iç halkası çatlıyor. Enflasyonun Aralık 2025 itibarıyla yıllık %30,9 seviyelerinde seyretmesi, işsizlik tek hanede olsa dahi genç ve kadın istihdamındaki yapısal uçurumlar, büyümenin "adil bir dağılım" yaratmadığını gösteriyor. Donut perspektifinden baktığımızda; Türkiye’de ekonomik çarklar dönüyor ama sosyal temeldeki yetersizlikler ve gelir adaletsizliği yapısal bir sorun olarak varlığını koruyor.
Ekolojik sınırlar ve "enflasyon-iklim" bağlantısı
Genellikle ihmal ettiğimiz ekolojik tavan ise alarm veriyor. Türkiye’nin kömür odaklı enerji politikası ve elektrik üretiminden kaynaklanan karbon emisyonlarındaki hızlı artış, bizi sadece çevresel bir krizle değil, AB Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması gibi ekonomik bariyerlerle de karşı karşıya bırakıyor.
Aslında bugün konuştuğumuz enflasyon, iklim krizinden bağımsız değil. Kuraklığın vurduğu tarım, artan gıda fiyatları ve enerji bağımlılığı bize şunu öğretiyor: İklim krizi artık doğrudan bir para politikası meselesidir.
Ne kadar değil, "nasıl" büyüdük?
Türkiye ekonomisi için ihtiyaç duyulan şey, büyümeyi; istihdamı, gelir dağılımını ve çevresel sürdürülebilirliği birlikte izleyen yeni bir gösterge seti. Donut Ekonomisi bu anlamda bir “reçete” değil, ama güçlü bir pusula.
Donut Ekonomisi büyümeye düşman değildir; büyümeyi bir "amaç" olmaktan çıkarıp "araç" haline getirir, aynı zamanda bir "kurumsal değişim" çağrısıdır. Türkiye için bu yaklaşım şu radikal paradigma değişimlerini zorunlu kılar:
1- Büyüme Agnostik Politikalar: Ekonominin sadece büyüme hızına değil; bu büyümenin GSYH'den bağımsız olarak insan refahını ne kadar iyileştirdiğine bakmak.
2- Rejeneratif ve Dağıtıcı Tasarım: Sadece tüketen değil, ekosistemi onaran bir üretim modeli; serveti sadece yukarıda biriktiren değil, daha üretim aşamasında tabana yayan (kooperatifler vb.) bir bölüşüm yapısı.
3- SGP Entegrasyonu: Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nı kağıt üstünde birer hedef değil, bütçe ve yatırım planlamasının ana kriteri haline getirmek.
Sonuç: Eski hikâye mi, yeni pusula mı?
Amsterdam ve Kopenhag gibi şehirler, kendi "Donut Portrelerini" çıkararak geleceği bu modelle kurguluyor. Türkiye’nin de yerel yönetimlerden merkezi yönetime kadar, odağını "sonsuz büyüme" yanılgısından "insanca denge" gerçeğine çevirmesi gerekiyor.
Unutmayalım; Donut’un ortasındaki boşlukta kalmak sosyal yıkım, dışına taşmak ise ekolojik iflastır. Türkiye’nin önünde hayati bir tercih var: Ya eski büyüme hikâyesini ağır maliyetlerle tekrar edeceğiz ya da güvenli ve adil bir geleceğin pusulasını elbirliğiyle yeniden kuracağız.