ABD Başkanı Donald Trump’ın İran savaşı nedeniyle ülkesinde yaşadığı siyasi ve ekonomik baskı, uluslararası alandaki etkisini de tartışmaya açıyor. Trump’ın desteklediği liderlerin seçimlerde ve iç siyasette karşılaştığı kayıplar, dış desteğin iktidarı korumaya yetmediğini gösterirken, Türkiye açısından da ekonomik istikrar, kurumsal güven ve yabancı sermayeyi çekme kapasitesi öne çıkıyor.
Uluslararası ilişkilerde güç her şeydir. Güçsüz düşmeye gör; siyasi yatırımların kâğıttan kale gibi yıkılır gider.
ABD Başkanı Donald Trump’ın yaşadığı da tam olarak bu; 3 Kasım’daki Amerikan ara seçimlerinde Cumhuriyetçilerin Temsilciler Meclisi’ni Demokratlara kaptırmasına kesin gözüyle bakılıyor. Son anketler Cumhuriyetçilerin Senato çoğunluğunu koruyabileceğine işaret etse de Temsilciler Meclisi’ndeki kayıp, Trump’ın siyasi hareket alanını daraltacak gibi duruyor.
Kendi ülkesinde İran savaşının yarattığı ekonomik zorluklar nedeniyle güç kaybeden Trump’ın uluslararası siyasi mirası da sarsılıyor. Macaristan’da Başbakanlık koltuğunu kaybeden Viktor Orban, Trump’ın dünyada kurmaya çalıştığı “kâğıttan kaleden” ilk düşen kâğıt oldu. ABD Başkanı’nın desteklediği siyasi hareketler ve yakın ilişkiler kurduğu liderler Brezilya’da, Avrupa’da ve İsrail’de teker teker “kaybedenler kulübüne” katılıyorlar.
Brezilya: Trump’ın Latin Amerika hesabı işlemedi
Trump’ın “Önce Amerika” yaklaşımı, ABD’nin yalnızca kendi sınırları içindeki gücünü artırmayı değil, Kuzey ve Güney Amerika’da kendisine yakın yönetimlerle bölgesel nüfuzunu genişletmeyi de hedefliyor. Brezilya’daki başkanlık seçimleri bu stratejinin en önemli sınavlarından biriydi.
Jair Bolsonaro’nun ardından ülkenin yeniden Trump çizgisine yaklaşmasını isteyen Washington, Bolsonaro ailesiyle yakın ilişkilerini korudu. Ancak Brezilya siyasetinin yönü bu beklentiyle örtüşmedi. Luiz Inácio Lula da Silva’nın seçim zaferi, Bolsonaro’nun oğluna karşı kazandığı seçim dönüşü, Trump’ın istediği yönetimin Brezilya’da iktidara dönüşünü engelledi.
Brezilya’nın önemi, yalnızca Latin Amerika’nın en büyük ekonomisi olmasından kaynaklanmıyor. Ülke, Washington’ın bölgesel politikalarına karşı bağımsız hareket edebilen ve küresel siyasette kendi ağırlığı olan bir aktör, BRICKS üyesi. Brezilya’daki sonuç, Trump’ın Latin Amerika’da kurmak istediği siyasi düzen açısından önemli bir gerileme.
Sırbistan: Sokaktan sandığa güç değişimi
Sırbistan’da Aleksandar Vučić’in uzun yıllara yayılan iktidarının sona ermesi de bu dönemin en önemli ve belirleyici olaylarından biri olmaya aday; Sırbistan örneği, sokakta büyüyen toplumsal tepkinin örgütlü bir siyasi seçeneğe dönüştüğünde iktidarı değiştirebildiğini gösterdi.
Hareketin başlangıcında, Novi Sad’daki tren istasyonunun çatısının çökmesi ve 16 kişinin hayatını kaybetmesi vardı. Olayın ardından büyüyen protestolar, kısa sürede yolsuzluk iddialarına, kamu yönetiminde hesap verebilirlik taleplerine ve siyasi sistemin işleyişine yönelik itirazlara dönüştü. Öğrencilerin öncülük ettiği hareket, farklı muhalif kesimleri ortak bir seçim zemini etrafında buluşturdu.
Sandıkta ortaya çıkan sonuç, yıllardır iktidarda bulunan Vučić’in siyasi hâkimiyetini sona erdirdi. Bu, yalnızca bir liderin yenilgisi değil, geleneksel siyasi yapıların dışında gelişen bir toplumsal hareketin iktidar değişikliğini sağlayabilmesiydi.
Sırbistan’daki gelişme, iktidarların iç siyasi meşruiyetlerini koruyamadıklarında ne kadar kırılgan hâle gelebileceğini de göstermesi açısından kritik önemde.
İsrail: Netanyahu’nun hesabı bozuldu
Trump’ın en yakın siyasi ortaklarından Benjamin Netenyahu da İsrail seçimlerinin “kaybedeni” oldu. Netanyahu’nun başında olduğu koalisyon bloğu önceki dönemde sahip olduğu 68 sandalyelik çoğunluğun gerisine düştü. Netenyahu koalisyonu artık 120 üyeli İsrail Parlamentosu Knesset’te hükümet kurma çoğunluğuna sahip değil.
Seçim sonunda muhalefet bloğunun da parlamentoda çoğunluğu elde edememiş olması, ancak İsrail’deki Arap partilerinin 17-18 sandalyeye ulaşması ise hükümet kurma sürecinde yeni bir siyasi denklem yaratıyor.
Ancak Netanyahu’nun çoğunluğu kaybetmesi, iktidarın hemen el değiştireceği anlamına gelmiyor. Muhalefetin ortak bir hükümet kurabilmesi, Arap partileriyle iş birliği konusunda uzlaşmasına bağlı…
İsrail’de uzun süreceği belli olan koalisyon görüşmeleri sonuçlanana kadar Netanyahu’nun başbakanlık görevini sürdüreceği de unutulmamalı.
Bu durum, İran cephesini özellikle önemli kılıyor. Netanyahu’nun siyasi hareket alanı daralmış olsa da askerî yetkileri devam ediyor.
Muhalefetin Arap partilerin desteğini alamaması ve hükümeti kuramaması ihtimali, İsrail’de yakın zamanda yeni bir seçimi zorunlu kılabilir. Netenyahu da İran’a yönelik yeni bir saldırıya girişerek, bunu “yeni bir seçim kampanyası” haline getirme yolunu seçebilir.
ABD’de 3 Ocak’a kadar tehlikeli dönem
Üstelik İsrail’de Netenyahu’nun olası “geçiş dönemi” çılgınlığına, ABD’nin de katılma ihtimali de göz ardı edilmeyecek kadar yüksek;
ABD’de 3 Kasım seçimlerinde Cumhuriyetçilerin Temsilciler Meclisi’ni kaybetmesi hâlinde Trump’ın hareket alanı daralacak. Ancak yeni Kongre 3 Ocak’ta göreve başlayana kadar mevcut siyasi yapı yürürlükte kalacak. Bu geçiş dönemini, Washington’ın İran’a yönelik bir saldırı kararı alabileceği olası bir zaman aralığı olarak değerlendirmek yanlış olmaz.
3 Ocak’tan sonra Demokratların kontrolündeki bir Temsilciler Meclisi’nin uzun süreli bir savaşın finansmanını zorlaştırabileceğini hesaplayan Trump, İran’da Netenyahu ile birlikte yeni bir “maceraya” girebilir. Mekke ittifakını oluşturan Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan üst düzey yetkililerinin bizzat Tahran’a giderek temas aramaları, bölge ülkelerinin de benzer endişeler taşıdığının göstergesi aslında.
Türkiye ne yapacak?
İran meselesi, Ortadoğu’nun giderek daha karmaşık hale gelmesi, birbirine karşı kurulan cepheler Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafyayı da her geçen gün daha fazla zorlamaya başladı.
O kadar ki, Türkiye’de ekonomik sıkıntılar, yargı kararlarıyla şekillenen siyasi mühendislik hamleleri, birbiri ardına gelen gözaltı ve tutuklamalara karşı iktidara yakın isimlerden bile - hala oldukça utangaç şekilde de olsa- uyarılar gelmeye başladı.
Ülkelerin siyasi koşulları birbirinden farklı olsa da, ekonomik sıkıntılar, gelecek kaygısı ve temsil sorunlarının iktidarların karşısına yalnızca seçim dönemlerinde çıkmadığı da bir gerçek. Üstelik sokaktaki tepkiyi güvenlik meselesine indirgemek, bu tepkinin nedenlerini de ortadan kaldırmıyor.
İktidarların iç ve dış siyasette karşı karşıya kaldıkları sorun ve meydan okumaların ekonomiler üzerinde de karşılığı var. Türkiye de benzer sıkıntıları yaşıyor bugünlerde;
ABD Başkanı Trump ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasında kurulan güven ilişkisi, Ankara’ya özellikle Suriye ve Irak dosyalarında kazanım getirdi. Ancak İran’a karşı Amerikan saldırganlığının devam etmesi, ABD Başkanı Trump’ın Tahran’da rejim değişikliği üzerine yaptığı yanlış hesaplar, Türkiye açısından da, özellikle ekonomik alanda, ciddi sonuçlar doğurmaya aday. ABD merkezli BlackRock şirketinin Türkiye’yle yakın dönemde kurduğu ilişki, olası yönü göstermesi açısından bir örnek olarak incelemeye değer;
Ankara-Washington arasında yakınlaşan ilişkiler, Trump’a yakın duran dünyanın en büyük varlık yönetimi şirketlerinden BlackRock CEO’sunun Türkiye’ye kadar gelip, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ikili bir görüşme yapmasının önünü açmıştı.
Ancak siyaseten kurulan yakın ilişkiler, “paranın yönünü” belirlemeye tek başına yetmiyor. BlackRock’ın yönettiği Frontiers Investment Trust’ın Türkiye’ye ayırdığı pay, şubatta yüzde 11 düzeyindeyken mayısta yüzde 0,5’e geriledi. Trump’ın Türkiye’ye sürekli övgüler diziyor olmasına rağmen, kendisine en yakın duran yatırım şirketinin Türkiye’de portföy azaltmasında İran savaşı, yükselen petrol fiyatları, dezenflasyon programına ilişkin kaygılar ve cari denge üzerindeki baskının etkili olduğunu tahmin etmek zor değil. Üstelik Fonun Türkiye pozisyonunu azaltmasının eylül ayındaki yatırım fonu skandalından önce gerçekleşmiş olması da, bundan sonra Türkiye’ye yönelik olası yabancı yatırım ihtimalinin ne kadar azalmakta olduğunu gösterir nitelikte.
Sadece BlackRock örneği bile, yabancı sermayenin güven konusundaki hassasiyetini ortaya koyuyor. Türkiye’nin yeniden yatırım çekebilmesi, yalnızca ucuzlayan hisse senetlerine değil, enflasyonla mücadelede tutarlılığa, öngörülebilir politikalara ve kurumsal güvene bağlı.
Uluslararası ilişkilerde güç hâlâ belirleyici. Ancak gücün kalıcı olmasının, yalnızca başka ülkelerdeki liderlerle kurulan ilişkilere veya askerî kapasiteye bağlı olmadığı da açık.
İçeride toplumsal desteği korumak, ekonomik istikrarı sağlamak, dışarıda güven vermek ve öngörülebilir olmak da gerekiyor…
Sırada Hindistan mı var?
Küresel düzendeki bozulmanın en çok etkilediği ülkelerden Hindistan’da da sokak hareketleri başlamış durumda. Trump’ın “sağcı popülist” çizgisiyle hemen hemen aynı yönde duran Hint Başbakanı Modi’nin de başı sokak hareketleriyle dertte.
Ekonomik olarak sıkıntıdaki, özgürlükleri de kısıtlanan gençlerin başlattığı “hamamböceği hareketi” henüz Hindistan’da iktidarı değiştirecek kadar güçlü bir görüntü vermiyor olsa da, bunu “ilk kıvılcımlar” olarak okumak mümkün. Başbakan Modi’nin vereceği tepkiler, Hindistan’da başlayan sokak hareketlerinin yönünü ve gücünü de belirleyecek.
ABD Başkanı Donald Trump’ın bizzat kendi halkının sorunlarını çözemiyor olması, siyaseten içine düşmekte olduğu sıkışmışlık, dışarıda destek verdiği, övgüyle bahsettiği, siyaset etme biçimi kendisine benzeyen tüm liderler açısından dikkate alınmalı; Macaristan, Sırbistan, Brezilya ve son olarak İsrail’de yaşananlar, dış desteğe güvenerek İktidarı pekiştirmenin mümkün olmadığının somut örnekleri.
