Dr. NURCAN ÖNDER
Bir çalışan, işyerinde yolsuzluğa, usulsüzlüğe ya da insan hayatını tehlikeye atan bir uygulamaya tanık olduğunda ne yapmalı? İşini ve geleceğini korumak için susmalı mı, yoksa gördüğü hukuka aykırılığı bildirerek risk almalı mı? Bu soru, yalnızca çalışan haklarını değil, toplumsal denetim ve hesap verebilirliği de ilgilendiriyor.
Uluslararası literatürde whistleblowing olarak adlandırılan uygulama, bir çalışanın görev yaptığı kurumda karşılaştığı hukuka aykırı, etik dışı veya kamu yararını tehdit eden faaliyetleri bildirmesini ifade ediyor. Kara para aklama, kamu kaynaklarının kötüye kullanılması, çevre suçları ve hasta güvenliğini tehlikeye atan uygulamalar bu kapsama girebiliyor.
Temel sorun ise şu: Çalışanın işverene karşı sadakat yükümlülüğü nerede bitiyor, kamu yararını koruma sorumluluğu nerede başlıyor?
Sadakat mi, kamu yararı mı?
Çalışanın işverenin meşru menfaatlerini gözetme ve ticari sırları koruma yükümlülüğü var. Ancak bu yükümlülük, hukuka aykırılıklar karşısında koşulsuz sessizlik anlamına gelmiyor.
Elbette her ifşa hukuken korunamaz. Bildirimin makul ve doğrulanabilir olgulara dayanması, meşru amaç taşıması ve uygun kanallardan yapılması önemli. Kötü niyetli, asılsız suçlamalar veya ihbarla ilgisi olmayan ticari sırların açıklanması hukuki sorumluluk doğurabilir. Mesele sınırsız bir ifşa özgürlüğü değil, kamu yararını gözeten bildirimlerin korunmasıdır.
Dünyada ihbarcılar nasıl korunuyor?
Avrupa Birliği'nin 2019/1937 sayılı İhbarcıların Korunması Direktifi, belirli AB hukuku ihlallerini bildiren kişilere güvenli bildirim kanalları, kimlik gizliliği ve misillemeye karşı koruma sağlanmasını öngörüyor. İngiltere'de 1998 tarihli Kamu Yararı Kapsamında Bilgi Açıklama Yasası (PIDA), belirli koşullardaki bildirimleri koruyor. Almanya'nın 2023'te yürürlüğe giren İhbarcıları Koruma Kanunu da benzer güvenceler içeriyor.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 2011 tarihli Heinisch/Almanya kararı da dikkat çekici. Yaşlı bakımındaki ciddi eksiklikleri bildiren bir çalışanın işten çıkarılmasını inceleyen Mahkeme, ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine hükmetti. Karar, kamu yararını ilgilendiren bildirimlerin işverenin çıkarları karşısında otomatik olarak ikinci plana atılamayacağını gösterdi.
Türkiye'de hukuki güvence yeterli mi?
Türkiye'de kamu ve özel sektörü bütüncül biçimde kapsayan genel bir ihbarcı koruma kanunu bulunmuyor. Bununla birlikte, mevcut mevzuat belirli güvenceler sağlıyor.
4857 sayılı İş Kanunu'nun 18. maddesi, işçinin haklarını takip etmek veya yükümlülüklerini yerine getirmek amacıyla işveren aleyhine idari ya da adli makamlara başvurmasını geçerli fesih nedeni saymıyor. Somut olayın niteliğine göre ifade özgürlüğü ve eşit davranma ilkesi gibi güvenceler de gündeme gelebiliyor.
Ancak mevcut hükümler; ihbarcıların kimliğinin gizlenmesi, misillemeden korunması ve bildirimlerin bağımsız biçimde incelenmesi bakımından bütünlüklü bir sistem oluşturmuyor.
Susmanın bedeli
Finansal usulsüzlük iddiaları ve kamuoyunda “Yenidoğan Çetesi” olarak bilinen olay, kurum içindeki hukuka aykırılıkların zamanında ortaya çıkarılmasının önemini hatırlatıyor. Güvenilir bildirim mekanizmaları, ihlallerin erken tespit edilmesine ve daha ağır sonuçların önlenmesine katkı sağlayabilir.
Çünkü bir çalışanın fark ettiği usulsüzlük, yalnızca bir şirketi değil, insanların birikimlerini, toplum sağlığını ve yaşam hakkını ilgilendirebilir. Buna rağmen çalışanlar işini kaybetme, dışlanma veya baskı görme korkusuyla susabilir.
Türkiye'nin ihtiyacı, kamu ve özel sektörde güvenli bildirim kanalları oluşturan, ihbarcıların kimliğini koruyan ve misillemeye karşı etkili güvenceler sağlayan kapsamlı bir düzenlemedir. Bu sistem, ticari sırları ve hakkında bildirim yapılan kişilerin haklarını da gözetmelidir.
Asıl mesele, çalışanın ifşa yapıp yapamayacağı değil; kamu yararını ilgilendiren bir hukuksuzluğu bildirdiğinde işini ve geleceğini kaybetmek zorunda kalıp kalmayacağıdır. Hukuka aykırılıkların ortaya çıkarılmasını istiyorsak, önce onları bildirenleri korumalıyız.