Özal, sanayicileri ve fabrikatörleri dış pazara açılmaya teşvik ederken, gayrimenkul gibi atıl duran varlıkların satışından elde edilecek paranın üretim ve yatırıma dönüşmesini savunmuştu.
Bir sanayici temsilcisi ile sohbet ediyoruz. Küçüklü büyüklü binlerce kuruluşu temsil ediyor. Tadı tuzu yok, morali bozuk.
İşin özü; yılların geçtiğini ancak şu ‘yapısal’ denilenlerin bir türlü yapılmadığını, yapılamadığını anlatıyor. Kimi zaman işler yolunda olsa da, tekrar tekrar başa dönüldüğünü, fazlasıyla farklı sorunlarla, fazlasıyla kendini tekrarlayan sorunlarla uğraştıklarını söylüyor. Yapısal reformlar yapıldığında daha az devrevi sıkıntılarla karşılaşacağını, emeklerin boşa gitmeyeceğini düşünüyor.
Aslında nelerin yapılması gerektiğinin herkes tarafından bilindiğini, ancak köklü dönüşüm yaratacak alanlara girilmediğini, günü kurtaracak işler yapıldığını, sadece borçla günün kurtarıldığını, borçla gelecek yaratmaya çalışıldığını, sıkıntılar bir süre giderilmiş olsa bile sonra mutlaka mevcut ekonomik sıkıntıları büyütecek bir etkenin devreye girdiğini, tüm olumsuzlukların bir kez daha yaşandığını, aynı mücadelelerin bir kez daha yapılmak zorunda kalındığını, değişen bir şeyin olmadığını anlatıyor.
Zaten üretmenin zor bir iş olduğundan söz ediyor. Yatırımdır, üretimdir, finansmandır, kurdur, enflasyondur, elemandır, ihracattır, teknolojidir, rekabettir. Her biri ile başa çıkmanın güçlüğünü dile getiriyor. Ayakları uzatma şansı olmadığını söylüyor.
“Rahat yüzü yok, ömür törpüsü’ diyor.
Biz AB ile rekabeti konuşacaktık. Orada başka bir dünya kuruluyor. Karbon vergisidir, sanayinin hızlanmasıdır, hepsinden önce fuarlara gitmek için gereken vizedir… Ama konuşamıyoruz.
Sadece AB değil, Çin’i de konuşacaktık. Çin’e karşı ne zaman, nasıl önlem alacaktık, nasıl ayakta kalacaktık? Olmadı, bunları da konuşamadık.
Şimdi de sanayici olarak savaşa yakalandıklarından söz ediyor. 28 Şubat öncesi sorunların zaten az olmadığını, ancak bu tarihten sonra savaş ve petrol fiyatlarındaki sıçramanın yarattığı şok, ateşkese rağmen henüz taşların yerine oturmamış olması, ihracat pazarlarının kaybedilmesi, sigorta sorunları, kredi sorunları, enflasyon, maliyetler, bozulan beklentiler…
Böylesi bir süreçte ‘yapısallar’ı tekrar tekrar hatırlatıyor. ‘Dış şoklara ne kadar dayanıklı olduğumuz’ fondan ses veriyor olsa da, her şeyin kontrol altında olduğu dile getiriliyor olsa da sanayiciye yetmiyor.
İşi bilançoları izlemek olanlar bu yakıcılığı daha bir görebiliyorlar. Hatta ortamı fazla sessiz olarak gördüklerini dile getirerek ürküntülerini anlatıyorlar. “Böyle gitmez” diyenler, ‘paranın takip edilmesi halinde’ sıkıntı yaşayan sektörlere, kuruluşlara yönelik bir şeyler yapılmadığını vurguluyorlar.
Taraflar birbirini niye anlamıyor? “Durum değişti, şunları şunları yapmak gerekli.” diyen reel sektör temsilcileri niçin seslerini duyuramıyorlar?
Toplantılarda karşılıklı oturup kendi pozisyonlarını anlatmalarına karşın kimse elini kaldırmıyor. “Taraflar birbirini anlamıyor mu?” diye sorduğumda farklı bir yanıt alıyorum.
Kendilerine Özal’ınkine benzer bir tavsiyenin verildiğini anlatıyor.
8. Cumhurbaşkanı ve eski Başbakan Turgut Özal, 1980'li yılların ortalarında Türkiye'nin ekonomik dönüşüm süreci ve döviz ihtiyacı çerçevesinde, yalı ve villa sahibi iş adamlarına "Yalılarınızı, villalarınızı satın, sermayeye ilave edin" şeklinde tavsiyelerde bulunmuştu.
Sanayicileri ve fabrikatörleri dış pazara açılmaya teşvik ederken, gayrimenkul gibi atıl duran varlıkların satışından elde edilecek paranın üretim ve yatırıma dönüşmesini savunmuştu.
O dönemde, Türkiye'nin ihracatını artırma ve döviz krizleriyle mücadele etme hedefi kapsamında, sermayenin daha verimli kullanılması da bir başka amaçtı..
Bugünkü tavsiye pek öyle değil. Bugünkü tavsiye daha çok “Geçmişte çok iyi koşullarda elinize geçen para ile bugünkü ihtiyaçları karşılayın türünden bir tavsiye.
Peki bugün hangi varlıkların sermayeye katılmasından söz ediliyor? Mesela Covid dönemi Nefes Kredisi kullanımından.
2020’de yüzde 7,5 faizle kredi kullanımı imkanı sağlanmıştı. Demek ki bu kredi ile bazı mallar alınıldığı, bugün bu malların satılması yoluyla finansmana erişim sorununun çözülmesi gerektiği vurgulanmak isteniyor.
Bu kredi 2020 öncesinde de 5-6 kez kullanılmıştı. O zamanlar yüzde 9,90 ya da yüzde 12 civarlarında faizler uygulanmıştı. 2025 sonunda da tekrar eden bu kredinin faizi yüzde 32 olmuştu.
“Benim yazlığım yok, yatım da yok” diyor, sohbet ettiğim sanayici. “Aslanda çalışmaktan vaktim de yok”
Nefes kredisi ile yazlık ve yat alındığını düşünerek bu hesabı yapanların pek de doğruya ulaşamadıklarını anlatıyor. Daha sonra kaç fabrikası olduğunu anlatmaya devam ederken Covid’den bu yana çalışan sayısının yarı yarıya düştüğünden söz ediyor. O da ben de bu coğrafyada sürpriz sorunların bitmeyeceğini yaşayarak öğrendik. Biliyoruz ki bugün savaş bitse yarın başka bir şey çıkacak. Hop faizler bir yana, borsa bir yana hop döviz bir yana, enflasyon bir yana, savrulup gidecek. O nedenle sohbet yine tatsız tutsuz; “Rahat yüzü yok, ömür törpüsü’ diyerek bitiyor.