Savaş zamanı enflasyonla mücadele için formülü; ağır vergiler, üretimle uyumlu tüketimin sınırlandırılması ve zorunlu tasarruf şeklinde özetlemek mümkün.
Uygulanan Program enflasyonu düşürebilecek mi, düşüremeyecek mi? 4 yıldır KOBİ’ler, sanayici, iş insanları, reel sektör ve bankaların ödediği bedellere rağmen Program’ın bu yeteneğini yitirdiği, ‘yeni program’ gerektiği dile getiriliyor. Ya yeni program uygulanacak ya mevcudu takviye edilecek.
Neden böyle oldu? İddia sahiplerine göre programın gücünü ‘savaş koşulları’ budadı.
Peki, yeni bir programın üretildiğini ya da mevcudun takviye edildiğini düşünelim. Her iki modelde de 4 yıldır bedel ödeyen kesimlere ‘iyi gelebilecek’ araçlar bulunabilir mi? Kolaylıkla ‘evet’ diyemiyorum. Tersine zor zamanın programının daha sert koşullar içereceğini düşünüyorum.
Biz yine de soralım; Programın etkisini ‘savaş koşulları’ kırmışsa, savaş zamanında başarılı olabilecek bir program üretmek mümkün olabilir mi? Yanı sıra en zayıf zaman olarak düşünülebilecek ‘savaş zamanı’nda programlı ya da programsız enflasyonla mücadele nasıl yapılır? Gelin savaş sırasında iş başında olan Keynes’e soralım.
İngiltere ve ABD, İkinci Dünya Savaşı’nda Alman propagandasına karşı Türk gazetecileri ülkelerine davet ederler. 1942’nin Ağustos’unda aralarında Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Emin Yalman, Abidin Daver ve Ahmet Şükrü Esmer ile Zekeriya Sertel’in olduğu gazeteciler yola çıkarlar. Almanlara karşı ikinci cephenin açılmasının planlandığı günlerde yollar kapalıdır. Heyet Londra’ya gidebilmek için Suriye ve Kahire yoluyla Afrika’nın ortasına iner. Nijerya kıyıları, Lagos ve Batı Afrika üzerinden Portekiz’e, sonrasında çıkıştan 15 gün sonra Londra’ya varırlar.
Başbakan, dışişleri bakanı derken Lord Keynes ile de görüşürler. Savaş kuşkusuz tüm ülkelerin bütçelerini alt üst etmiş, devletleri masrafa boğmuştur. Gelirler azalmış, dengeli bütçeler kalmamıştır. İngiltere’nin günlük masrafı 14 milyon İngiliz lirasını bulmuş, bir haftalık harcaması Türkiye’nin o zamanın yıllık bütçesine eşit hale gelmiştir.
İşte Türk gazeteciler bu harcamanın nasıl finanse edildiğini, katlanan masrafların İngiliz lirasının değerini düşürmediğini ve nasıl enflasyona yol açmadığını Keynes’e sorarlar…
Zekeriya Sertel, şöyle anlatıyor: “Keynes, İngiltere’nin özellikle geçen savaştan sonra şöhret bulmuş, tanınmış iktisatçısıdır. Maliye Bakanlığı’nda kendisine büyük önem verir. Bizi Maliye Bakanlığı’ndaki küçük, mütevazı ve basit dairesinde karşıladı. Sevimli bir hali var. Uzun boylu, sade giyinmiş, bıyıkları ağzına dökülmüş bir âlim. Sorumuza derhal cevap verdi.
Bizde enflasyon olmamasının üç nedeni vardır.
1- Ağır vergiler: İngiltere, savaştan ötürü vergileri çok artırmıştır. Her liranın yarısı hükümete aittir. Her yüz bin lira kazancın dörtte üçü vergi olarak alınır. Evvelce bu ağır vergi sadece zenginlere uygulanmıştı. Ancak bütçe gelirinin önemli tutarını küçük burjuva sınıfının verdiğini gördük. Onların da vergisini artırdık. Bu sayede piyasaya çıkan paranın önemli bir bölümü devlet kasasına giriyor demektir.
2-Tüketimi sınırlandırmak: Bunun için de kupon usulünü gündeme getirdik. Her yurttaşa bir yıl içinde belirli miktarda kupon kullanma hakkını veriyoruz. Yurttaş, elindeki parayı harcamaya vakit bulamıyor. Kupon miktarınca tüketim yapmaya mecbur oluyor. Kupon usulünün bir diğer faydası da istediğimiz maddenin tüketiminin kontrolüdür. Bol miktarda bulunan maddeler için ya kupon kaydı koymuyor ya da pek az kupon kullanma zorunluluğu koyuyoruz. Az bulunan maddeler için ise fazla kupon istiyoruz. Bu yolla piyasada malın sürekli olarak bulunmasını sağlıyoruz. Karaborsaya aşırı kârlara müsaade etmiyoruz.
3- Tasarruf: Savaştan ötürü halkı tasarrufa davet ediyoruz. Bu amaçla her çeşit araca başvurarak, propaganda yapıyor ve halkı terbiye ediyoruz. Bu propaganda çok etkili oldu. Zaten fazla kazancını sarf edecek bir yer bulamayan halk bu parayı ‘savaş tasarrufu’na yatırmaya koştu. Bu önlem paranın piyasaya akmasını, değerini kaybetmesini ve enflasyonu önledi.”
Savaş zamanı enflasyonla mücadele için formülü; ağır vergiler yoluyla piyasaya çıkan paranın toplanması, tüketimin sınırlandırılması, üretimin tüketime göre yapılması ve bir anlamda zorunlu tasarruf şeklinde özetlemek mümkün.
Bir husus daha var. O da şöyle anlatılıyor: “İngiltere’yi sıkı bir bir harp düzeni içinde bulduk. Londra’nın zengin kısmı harabeye dönmüş, yiyecek giyecek kıtlaşmıştı. Milletvekilleri ve lordlara varıncaya kadar bütün İngilizlerin üst başları eski püsküydü. Hatta kolları meşin yamalı ceket giymek moda olmuştu. Her şey ‘karne’ye bağlanmıştı. İngilizler sıkı bir mahrumiyeti katlanmak zorunda kalmışlardı.”
Bitmedi: “Fakat şurası dikkatimizi çekmişti. Hangi sınıftan olursa olsun İngilizler bu yoksunluğa seve seve katlanıyordu. Bu düzeni kendi kişisel çıkarları yararına bozmak akıllarına bile gelmiyordu. Lordlar masraflı malikânelerini kapatarak otellere inmişlerdi. Kadınlar askerlik yapıyorlardı. Bütün millet seferber bir haldeydi.”
Demek ki enflasyonla mücadelede sadece önlemlerin türü ve etkisi yetmiyor. Ödenen bedellere katlanmayı içeren, farklı sınıfların ortak inanç ve beklentisi de gerekiyor. İşte, tam da savaş zamanında enflasyonun yükselmesi böyle önleniyor…
Türkiye’de sanayi üretiminin büyük bölümünün yapıldığı organize sanayi bölgelerinin sayısı artarken, hukuki altyapısı da gün geçtikçe giriftleşiyor. Bu alanın uzman hukukçusu Avukat Ilgın Güler’in Organize Sanayi Bölgeleri Hukuku kitabı, değişen mevzuat çerçevesinde yargı kararlarıyla zenginleştirilmiş içeriğiyle 3. baskısını yaptı. Yatırımcıların ve üreticilerin ilgisini çekecek ve mevzuat ihtiyacını karşılayacaktır düşüncesindeyim.