Bürokrasi hızlı hareket etmeyi sevmeyen muhafazakâr bir kuruluştur, hatta hızlı geliştiği ileri sürülen yeniliklere karşı özel bir direnç gösterdiği dahi ileri sürülebilir. Çoğunu kitlenin bilmediği, bilse bile anlamlandırmakta ve onaylamakta güçlük çektiği bir dizi yasa ve kurala göre hareket eder.
Sağ kökenli popülizm dünyada hızlı yükseliş sergiliyor. Amerika’da Trump Başkan oldu. Marine Le Pen Fransız seçimlerini kazanacağa benziyor. Almanya İçin Alternatif adıyla tanınan AfD adlı siyasi kuruluş Saksonya-Anhalt seçimlerini kazandı. Komşu federal eyaletlerde de seçimi kazanacağını ve sonunda Berlin’de iktidarı ele geçireceğini iddia ediyor. Bu gelişmenin Batı için taşıdığı anlamı herkes değerlendirmeye çalışıyor. Bazı falcılara inanmak gerekirse, demokrasinin, en azından bizim bildiğimiz şekliyle demokrasinin sonu gelmiş bulunuyor. Diğer bazı gözlemciler geçici bir deneyimden geçtiğimizi, bunu yaşamamız gerektiğini, sonunda her şeyin normale döneceğini ileri sürüyorlar.
Popülistlere göre toplumda hiçbir iş rast gitmemektedir
Hepimizin bildiği gibi, popülizmin önde gelen bir niteliği kurulu düzene karşı vaziyet almasıdır. Popülistlere göre toplumda hiçbir iş rast gitmemektedir. Bunun altında yatan neden kötü yönetim ve yozlaşmadır. Buna son vermenin yolu ise popülistleri iktidara getirmektir çünkü kurulu düzene ancak popülistler karşı çıkma cesaretine sahiptirler. Sorun şu veya bu kişinin ya da kurumun işlerini kötü yapmasından kaynaklanmamaktadır, sistem yozlaşmıştır. Çare tüm eski kadroları görevden uzaklaştırmak, popülistlerden oluşan bir kadroyu göreve getirmektir.
Bu durum karşısında bürokrasinin popülistler açısından özel bir hedef teşkil etmesini pek de şaşkınlıkla karşılamamak gerekiyor. Bürokrasi hızlı hareket etmeyi sevmeyen muhafazakâr bir kuruluştur, hatta hızlı geliştiği ileri sürülen yeniliklere karşı özel bir direnç gösterdiği dahi ileri sürülebilir. Değişimin mutlaka başarılı olmasını istediği için yavaş benimsenmesi taraftarıdır. Aslında topluma hizmet için kurulmuşsa da, zamanla bir siyasi güç kaynağına dönüşmüş, göreve seçimle gelen görevlilere ne yapıp ne yapamayacaklarını bildiren bir tutum benimsemiştir. Çoğunu kitlenin bilmediği, bilse bile anlamlandırmakta ve onaylamakta güçlük çektiği bir dizi yasa ve kurala göre hareket eder. Yine de bürokrasinin toplum istikrarının temel taşlarından biri olduğunu itiraf etmek gerekecektir. Göreve seçimle gelenlerin aralarında anlaşamadıkları birçok durumda sistemin devam etmesi ancak bürokrasi sayesinde mümkün olmuştur.
Sağlam bir popülist olarak Trump Amerikan kurulu düzenini karşısına almıştır. Kendisiyle birlikte hareket etmeyi kabul edenler istisna, yönetimini engellemeye çalışan herkes karşısındadır. Hedefi Amerika’yı yeniden büyük yapmaktır. Bu yolda yürürken bazen karşısında yargı kararları da çıkmakta, bunları aşmak için muhtelif yollara başvurmaktadır. Ancak esas engeller muhtelif görevleri deruhte eden memurlardır. Bu söz konusu olunca yapılacak iş genelde daha basittir, kişiyi görevden alacak ve yerine size sadık ve her dediğinizi yerine getiren birini atamaya bakacaksınız. Bu yaklaşımın en canlı örneği ise Savaş Bakanı (eskiler buna Millî Savunma Bakanı tabir ediyorlar) Peter Hegseth’tir. Bay Hegseth, silahlı kuvvetlerde kadınların ve zencilerin terfi ettirilmesini ve general yapılmasını bir wokism tezahürü olarak görmektedir. Wokism, hak etmedikleri halde zencileri ve kadınları terfi ettirmeyi öngören bir eski düzen hastalığıdır. Hegseth’e bakılırsa, geçmiş dönemde kadınlar ve zenciler aslında hak etmedikleri halde, yönetimin o yöndeki tercihine binaen terfi ettirilmişlerdir. Ancak Hegseth burada durmamakta, kendisi gibi düşünmeyen generalleri de görevden almakta, çevresinde sadece onun düşüncelerini benimseyen generaller istemektedir. Gözlemciler, böyle bir yaklaşım sonunda tecrübeli ve Amerikan Silahlı Kuvvetleri’ni alanda daha az askerin kullanıldığı, teknolojiye daha fazla ağırlık veren bir savaş için hazırlayan generallerin görevden alındığına işaret etmişlerdir.
Sadakat liyakatin yerini almaktadır
Yapılan değerlendirmeler devlet katında ilerlemek isteyen kişilerin artık mesleki başarı üzerinde durmadıkları, daha ziyade seçimle göreve gelenlerin meşrebine uymaya yöneldiklerine işaret etmektedir. Tabii, bu yaklaşım dünyanın en güçlü ülkesi olduğunu iddia eden bir ülke için pek hoş bir değerlendirme değildir. Neden derseniz, göreve gelenlerin yapacakları iş için yeterince nitelikli olmadıkları söylenebilir, yani sadakat liyakatin yerini almaktadır. Halbuki başarının altında yatan sadakat değil, görevini layıkıyla yapmaktır, yani liyakattır.
Türkiye, Amerika’ya benzemeye başladı
Popülizmin sadece Birleşik Amerika’da hüküm süren bir akım olmadığını zaten ifade ettik. Nitekim, Türkiye’ye baktığınız zaman da göreve seçimle gelen yönetici seçkinlerin siyasi sadakati mesleki başarının üzerinde tuttukları bir başka örnek oluşturduğunu görebilirsiniz. Bu yaklaşım özellikle yargı alanında dikkati çekmekte, hükümetin istediği yönde karar vermekten uzak duran yargıçların etkisiz alanlara kaydırıldıkları görülmektedir. Aynı yaklaşımın Dışişleri Bakanlığı’nda da egemen olduğu, hükümete yakın kişilerin niteliklerine ve deneyimlerine bakılmaksızın büyükelçi atandığı anlaşılmaktadır. Böylece Türkiye’nin Amerika’ya benzemeye başladığını söylemek herhalde pek yanıltıcı olmayacaktır.
Sıkça ileri sürülen bir görüşe göre, Türk devleti istikrarı şu dört direk üzerine inşa etmiştir: Askeriye, adliye, hariciye ve de dahiliye. Askeriye askerî liselerde yetişen, bilahare harp okuluna giden, ardından da harp akademilerine giderek kurmay subay olan generallere teslimdi. Bu sistemin yerini herhangi bir subay general olabilir kuralı almıştır. Halbuki kurmay kendi branşı dışındaki askerî kabiliyetleri bilen, tüm orduyu sevk edebilen kişi demekti. Adliyeye gelince, yargının muhalefete mensup belediyeleri ince eleyip sık dokuması, çoğu zaman sadece gizli tanık ifadeleriyle yetinmesi, iddianameleri hazırlamak için çok uzun süreler kullanması, buna karşılık suçu kanıtlanmamış ve herhangi bir yere gitmesi söz konusu olmayan kişileri gözaltında tutması, siyasi sonuçlar verecek kararlar alması (örneğin Üsküdar’da yeni başkan seçimi) yargının tarafsızlığına gölge düşürmüştür. Çoğu kişi savcı ve yargıçların iktidarın hoşuna gidecek kararlar alarak ilerlemeyi düşündükleri izlenimi yaratmaktadır. Gelelim hariciye ve dahiliyeye. Örneğin, çoğu gözlemci tarihin en uzun yaşayan imparatorluklarından olan Osmanlı İmparatorluğu’nun bu kadar uzun süre yaşamasında çok kaliteli bir diplomat kadrosuna sahip olmasının vazgeçilmez bir role sahip olduğu konusunda ittifak etmektedir. Gerilemeye girildiği konusunda tereddüt kalmayınca imparatorluk önce iyi Fransızca öğretilen Mekteb-i Sultani’yi (bugünkü Galatasaray Lisesi), ardından da Mekteb-i Mülkiye’yi (Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne dönüşmüştür) açarak nitelikli kamu görevlisi yetiştirme konusuna yönelmiş, böylece imparatorluğun ömrünü uzatma becerisini sergilemiştir. Aynı kurumdan yetişen kadrolar yeni kurulan cumhuriyete de hizmet etmeye devam etmiş, çok karışık bir uluslararası ortamda ülkemizi savaşların dışında tutmayı ve millî bütünlüğümüzü korumayı başarmışlardır. Popülist yönetime göre, bu kadrolar kurulu düzenin direkleri olduğundan öncelikle yıkılmaları gerekmekteydi.
Günümüzde bu direk mensuplarının göreve seçimle gelen iktidar mensuplarına, özellikle cumhurbaşkanına bağlılık sergilemeleri mesleki başarıdan önde gelmektedir. Acaba bir devlet, önde gelen niteliği iktidardaki kadroya sadakat olan bir bürokrat kadrosu ile uzun süre ayakta kalabilir mi? Sorunun cevabı bilinmese de muhtemel cevabın liderin hoşuna gitmeyebileceği akla gelmektedir.
