Birleşik Devletler’in İran’ın Hürmüz Boğazı’na kısmen egemen olmasını durduracak güç unsurlarına sahip olmadığı anlaşılmaktadır. Ayrıca, İran’ın Lübnan, Irak ve Yemen’deki dostlarının Amerikan tehditleri karşısında tavırlarını değiştirdiklerine de şahit olunmamaktadır. Bu aktörler, genelde İran’ın işine yarayacak girişimlere yöneliyorlar.
İran ve Amerika arasında cereyan eden çatışma, herhalde öyle amaçlanmadı ama siyasi gücün anlamı ve nasıl kullanıldığı konusunda da dersler barındıran bir hikâyeye dönüşmüş bulunuyor. İran’da Birleşik Devletler’in izlediği siyasetten aldığımız ilk ders siyasi gücün mutlak olmadığı, elinizde o amacı gerçekleştirmek maksadıyla tahsis edeceğiniz kaynaklarla karşınızdakine istediğinizi yaptırabilmeniz gerektiğidir. Ancak istediğinizi yaptırabilmek için elinizdeki tüm olanakları kullanmazsınız. Neleri kullanacağınızı sadece siz değil, başkaları da belirler çünkü gücün belirli kurallara uyarak kullanılması gerekir. Dolayısıyla, yapacağınız işin maliyetini hesaplamak ve bir işi yapmak için ne kadar kaynak kullanacağınıza karar vermek durumundasınız. Yapacağınız işin astarının yüzünden pahalı olmamasına çalışmanız gerekir. Tabii, istediğinizi elde edememenin maliyetini de hesaplamak gerekiyor.
Herkes, Birleşik Devletler’in çok güçlü bir ülke olduğunu bilmektedir. Bu ülkenin elinde kıtaları aşan ve hasma inanılması güç ağır kayıplar verdiren geniş bir nükleer füze stoku vardır. Zaten caydırıcılık dediğimiz kavram bu stokların bir saldırı karşısında tamamen yok edilemeyeceği ve hasma kabul edemeyeceği bir kayıp verdireceği üzerine bina edilmiştir. Bunun yanında Amerika nükleer silah atma kabiliyetini haiz nükleer denizaltılardan kurulu filolara da sahip bulunuyor. Denizaltılardan atılacak füzelerin, bu teknelerin sürekli yer değiştirmesi nedeniyle nereden geldiğinin tespit edilemeyeceği, yani yok edilemeyeceği de caydırma kavramına ek bir güç kazandırmaktadır. Ayrıca, Birleşik Devletler uçak gemilerine de sahiptir. Bu gemilerden kalkan uçaklar gemilerden çok uzaktaki hedefleri bombalayabilmekte, havadan ikmalle menzilleri uzatılabilmekte ve üsse geri dönebilmektedir. Gemiler ise Demir Kubbe türünden araçlarla saldırıya karşı korunmaktadır. Bunlar bizim bildiklerimiz, fakat emin olabilirsiniz ki, Amerika’nın elinde bizim pek bilmediğimiz daha nice silah bulunmaktadır.
Siyasi gücü merkezine oturtan tahliller genel manada güçlü olmaya önem vermekle beraber, özellikle belirli bir durumda hangi güç unsurlarının seferber edilebileceğinin sonucu belirlemekteki rolüne, bunların mücadeleyi kısıtlayıcı etkilerini de vurgulayarak işaret ediyorlar. Galiba Amerika’nın İran’da başarılı olamamasına bu açıdan bakmak gerekiyor. Giriştikleri mücadelede Amerikalılar, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatmasını engelleyemedikleri gibi, İran’ın vekâlet güçlerine destek vermesini de durduramamışlardır. İstedikleri sonucu elde etmek için nükleer silah kullanamıyorlar. Gemilerden kalkan uçaklar pek de iyi tanımlanmamış hedefleri nasıl bombalayacaklarını bilememekte, gece uçuşu yapmaya mahkûm olmaları etkilerini daha da zayıflatmaktadır. Bütün bunları bir araya getirdiğiniz zaman, Birleşik Devletler’in İran’ın Hürmüz Boğazı’na kısmen egemen olmasını durduracak güç unsurlarına sahip olmadığı anlaşılmaktadır. Ayrıca, İran’ın Lübnan, Irak ve Yemen’deki dostlarının Amerikan tehditleri karşısında tavırlarını değiştirdiklerine de şahit olunmamaktadır. Bu aktörler, genelde İran’ın işine yarayacak girişimlere yöneliyorlar. Belki en çok dikkati çekecek olan örnek, Husilerin Babülmendep Boğazı’nı da kapatarak Batı’ya Körfez petrolünün ulaşmasını zorlaştırmak, hatta olanaksızlaştırmak konusunda yaptıkları tehdittir. Şu ana kadar Husileri disipline etmek için Suudi Arabistan’ın bölgeye asker göndermesi pek etkili olmamıştır. Amerikan müdahalesinin daha etkili olacağını düşünmek için bir sebep ise bulunmamaktadır.
Trump, zikzaklar çizmeyi sürdürüyor
Siyasi gücü vurgulayan çözümlerden çıkaracağımız ikinci ders, başkalarının sizin gücünüzü kendi istekleri yönünde harekete geçirmeye uğraşacakları ama bunun aslında sizin kendi çıkarınızı korumak için yapmak mecburiyetinde olduğunuza sizi inandırmaya çalışacaklarıdır. Şüphesiz İsrail İran’ın kendisi için bir tehlike olduğunu düşünüyordu ama önemli olan, İran’ın Amerika’nın Orta Doğu’daki varlığı için bir tehdit oluşturduğuna Amerikalıları inandırmalarıydı. İsrail bu gerekçeyi ileri sürerek Amerika’nın İran’a karşı savaş ilan etmesini teşvik etmiş ve Amerikalıları çok kısa sürecek bir savaştan büyük bir galibiyetle ayrılacakları konusunda ikna etmiştir. Trump, İran lider kadrosunu bir baskınla etkisizleştireceğini, sonra da ülkeye hükmedebileceğini düşünüyordu. Ancak savaş uzun süredir devam etmekte, Trump ise İran’ı haritadan silmek, büyük zafer kazanmak, diplomasiye bir şans daha tanımak tercihleri arasında zikzaklar çizmeyi sürdürmektedir. Savaşın ne zaman sona ereceği belli değildir. İran Hürmüz Boğazı’ndan geçecek deniz trafiğini denetlemek hakkına sahip olduğunu ileri sürmektedir. Hâlbuki savaş öncesi böyle bir iddia ileri sürmüyor, Boğaz’ın uluslararası hukuk gereği açık deniz olduğu ve her ülkenin gemilerinin buradan serbestçe geçebileceğini benimsemiş görünüyordu.
Böylece, siyasi gücü merkez alan tahliller çerçevesinde alacağımız üçüncü dersi de işlemeye başlamış bulunuyoruz. Siyasi güç kullanımı bazen ne kullananın ne de bu kullanıma hedef teşkil edenin öngöremeyeceği sonuçlar doğurabilir. Nitekim, İran’ın Hürmüz Boğazı’na ilişkin hak iddia etmesi, bunun bir örneğidir. Bunun yanında, belki de en öngörülemeyen sonuç Amerikan ve İsrail çıkarlarının farklı olduğunun düşünülmeye başlanmasıdır. Bu Amerika Birleşik Devletleri’nde ilk defa ortaya çıkan bir durumdur. Artık birçok Amerikalı seçmen Orta Doğu’da İsrail ve Amerikan çıkarlarının her zaman örtüşmeyeceğinin bilincine varmış gözükmektedir. Bir oranda buna bağlı olarak Kongre’de Musevi lobisinin etkisi de zayıflama yoluna girmiştir. Çoğu seçmen Başkana bölgede Amerikan çıkarlarına halel gelmemişken neden ülkeyi savaşa sürüklediğini soracak bir ruh haline sürüklenmiştir. Bunların yanında, İsrail’in uluslararası alanda giderek yalnızlaştığı da dikkati çekmektedir.
Amerika’nın sergilediği zaaf Rusların dikkatinden kaçmadı
Dördüncü derse de gelmiş bulunuyoruz. Bir ülkenin sahip olduğu ileri sürülen gücü nasıl kullandığı, bu güçle neler yaptığı, kimi ve neyi hedef aldığı, istediklerini gerçekleştirip gerçekleştiremediği gerek dostlar gerek düşmanlar tarafından merakla izlenmektedir. Sizlerin de şahit olduğu gibi, birçok ülke Birleşik Devletler’in İran saldırısını onaylamamış, hatta Amerika’nın dostlarının bir bölümü Amerikan kuvvetlerinin ülkelerindeki askerî imkânları kullanmamasını isteyerek eylemi desteklemekten uzak durduklarını ifade etmeye gayret etmişlerdir. Yine de çoğu ülke, Amerikan Başkanı Trump’ı kızdırmamak için bu girişime alenen karşı çıkmamışlardır. Şüphesiz, bu ülkeler arasında İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudilere yaptıklarını affettirecekleri ümidiyle kayıtsız şartsız İsrail’i destekleyen Almanya gibi ülkeler de vardır ama büyük bir çoğunluk Birleşik Devletler’in kazanma şansı bulunmayan bir çatışmaya girdiğini, mücadele sonucunda güç bakımından zayıflamış bir görünüm kazanacağını kestiriyordu. Böyle bir görünüm, Amerika’nın Avrupa savunmasına yapması beklenen katkıyı da önemsizleştirebilecekti. Tabii, Amerika’nın sergilediği zaaf Rusların da dikkatinden kaçmamıştır. Ruslar Ukrayna’da Amerika’dan karşılık görmeyeceklerinden, Amerika’nın bu işten uzak duracağından eskiye göre daha emin olmaya başlamışlardır. Özetlemek gerekirse, herkes Amerika’nın sanıldığı kadar güçlü olmadığı konusunda ittifak ediyor. Başka türlü ifade edecek olursak, Amerikan gücünün sınırlarının daha iyi anlaşılmaya başlandığını söyleyebiliriz.
İran mücadelesi sonrası Amerika daha güçlü değil, daha az güçlü bir ülke olarak görülmeye başlanmıştır.
