AB’nin Rum kesimini tüm Kıbrıs’ı temsilen üyeliğe kabul etmesi, Ada’daki iki devletli ayrılığı kesinleştirdi. Bazı üyeler, Türkiye’nin üyelik uğruna birleşme için taviz vereceğini düşünürken, diğerleri Kıbrıs’ı Türkiye’nin AB yoluna kalıcı bir engel olarak gördü.
BM Genel Sekreteri António Guterres, dünyanın sayılı donmuş anlaşmazlıkları arasında adı geçen Kıbrıs sorununa bir çözüm bulmak için görevinden ayrılmasına az süre kala kolları sıvamış bulunuyor. Genel Sekretere göre ülkenin etrafı ateş çemberiymiş, bir an önce bir çözüm üzerinde anlaşmak her tarafın lehineymiş vesaire. Sanıyorum Genel Sekreter, Amerika’yı da giderek içine çeken İran-İsrail anlaşmazlığından, Arap ülkelerinin de bu çatışmalara dâhil olma olasılığından filan söz ediyor. Böyle bir ortamda bir de Kıbrıs diye bir çatışmaya yer olmadığını anlatmaya çalışıyor. Öyle mi dersiniz? Ben emin değilim. Kıbrıs bir sorun ise çözecekler bellidir. Aralarına Avrupa Birliği’ni sokuşturmak, sadece Kıbrıs Rum Kesiminin güçlenmesine yarayacak bir adımdır. Buna gerek yoktur. İngiltere, Türkiye, Yunanistan, Ada’daki taraflar ve BM yeterlidir.
Şaşkınlığa sürükleyecek bir gelişme yok
Görevinden ayrılma zamanı yaklaşan BM genel sekreterleri, arkalarında hatırlanacak bir miras bırakmak için çözümsüz gibi görünen bir soruna el atmayı, sorun çözüme pek elverişli gözükmese bile, adeta kural hâline getirmişlerdir. Bu açıdan bakıldığında Kıbrıs’ın ideal bir sorun olduğu anlaşılacaktır. Bir kere, her taraf Genel Sekreterin gayretlerine olumlu yaklaşmakta, alenen itiraz etmemektedir. Kendisinin veya temsilcisinin düşüncelerini dikkatle dinlemeye hazır gözükmektedirler. Sonra, taraflar buluşmaktan, hatta el sıkışmaktan, birlikte yemek yemekten bile kaçınmamaktadırlar. Fakat sonuçlara bakılacak olursa iki tarafın da kabul edilebilir bulduğu bir anlaşmaya varamamaktadırlar. Nitekim şu sırada ilerlemekte olduğu anlaşılan süreçte de farklı ve herkesi şaşkınlığa sürükleyecek bir gelişme olmamıştır. Olması da beklenmemelidir.
1960 düzeninden 1974 müdahalesine
Hatırlanacağı gibi Kıbrıs Cumhuriyeti, bağımsızlığını 1960 yılında İngiltere, Yunanistan ve Türkiye’nin garantörlüğünde kazanmıştır. Bağımsızlığa yön veren ortak anlayış, Rumların ve Türklerin Ada’yı birlikte yönetecekleri ve bu yönetimin bağımsızlığının üçlü bir garantiye bağlanması idi. Ancak her ülke, kendi başına ya da diğerlerinden bağımsız olarak da koşullara uyulmasını sağlayacaktı. Sizlerin de gördüğü gibi bu anlaşma ince bir dengeye dayanıyor, Rumları ve Türkleri yeni kurulan ülkenin eşit temel taşları olarak görüyordu. Burada bir etnik cemaatin sayı bakımından diğerine üstün olmasına bakılmamıştı. Buna karşılık, daha başlangıçtan itibaren Rumlar, Ada’nın aslında kendilerine ait olması gerektiğini, Türk kökenlilerin ise olsa olsa bir azınlık oluşturabilecekleri tezini işlediler. Hatta merkezî yönetim, izlediği siyasetlerle bu azınlığı zaman içinde daha da küçülterek ortadan kaldıracaktı. Nitekim Rum tarafı, Kıbrıs Anayasası’nın ülkenin iki eşit halktan oluştuğunu belirten maddelerini görmezden gelmiş, ülkeyi bir Rum devleti gibi yönetmeye yönelmiştir. Maalesef yerel Rumların tutumları Yunan Hükümeti tarafından da benimsenmiş, özellikle ülkede askerî cunta yönetimi kurulduktan sonra bu temayül güçlenmiştir. Hatırlanabileceği gibi cunta yönetimi, meşruiyetini Rum yayılmacı davalarına arka çıkarak güçlendirmeye çalışmıştır. Nitekim 1974’te Nikos Sampson’un iktidara el koyarak Kıbrıs’ı Yunanistan’ın bir parçası hâline getirme girişiminin mimarı da cunta olmuş, girişim Türkiye’nin müdahalesi sonucu başarısızlığa uğrayınca da görevi terk etmek zorunda kalmıştır. Sanıyorum sonrası daha da ilginç. Yunanistan’a demokrasinin avdeti, bilahare hazır olmamasına rağmen Valéry Giscard d’Estaing’in ısrarı üzerine, bir daha cunta yönetimine düşmesinler gerekçesiyle Avrupa Birliği’ne üye yapılması, Türkiye’nin bu girişimi sayesinde mümkün olmuştur.
Yunanistan’ı yöneten cunta, ahalisi Rumca konuşmakla birlikte Kıbrıs’ın aslında başka bir ülke olduğu tezine dahi inanmıyor, Kıbrıs’ı Yunanistan’ın bir parçası olarak görüyordu. İlginçtir ki bu yaklaşım, Ada’da Rumların yaptığı seçimle göreve gelen Athenagoras başta olmak üzere Rum yöneticiler tarafından dahi benimsenmiyor, itirazlarla karşılanıyordu. Yunan Hükümeti, Temmuz 1974 ortasında bir isyan çıkararak Ada’yı Yunan topraklarına katmak istedi. Bu müdahale, o güne kadar Rum tarafıyla ilişkilerini bir hukuk mücadelesi çerçevesinde yürütmeye gayret eden Türkiye için bile kabul edilebilir olmaktan çok uzak düşüyordu. Türkiye, bağımsız Kıbrıs’ın garantörü olmaları nedeniyle Büyük Britanya’yı Ada’ya birlikte müdahaleye davet etti, ancak Büyük Britanya müdahalede isteksizdi. Ada’da Rum yönetiminin de varlığını kabul ettiği iki üssü bulunuyordu. Bu durum karşısında Türkiye, Ada’ya askerî olarak tek başına müdahale etmeye karar verdi, Ada’nın yüzde 40 kadar toprağına el koydu. Ada Türklerinin Türkiye’nin denetiminde olan bölgeye yerleşmesi fazla zaman almadı. Türk yönetimi altında yaşamayı istemeyen Rumlar ise Rum yönetiminde kalan alanlara gittiler. Böylece kısa süre içinde Ada, Türk kesimi ve Rum kesimi olarak etnik bakımdan da bölünmüş oldu. Ortak yaşam artık sona ermişti.
Türkiye, Kıbrıs’ı feda etmeye hazır değildir
İncelenecek olursa Türkiye’nin başlangıçtaki niyetinin muhtemelen konfederal esaslara göre yapılanan birleşik bir Ada yönetimi olduğu görülecektir. Ortak bir dış politika ve savunma siyaseti izlenecek ama bu siyaset Türkiye ve Yunanistan’ın çıkarlarına aykırı olmayacaktı. Bununla birlikte, ortak yönetim müzakereleri sonuç vermeyince Kıbrıs Türkleri Kuzey’de bağımsız bir Türk devleti kurmaya karar verdiler. Yine de uzun vadede birleşebilecekleri fikrini reddetmemişler, bunun olabileceğini düşünmüşlerdi. İki devletin kesinlikle ayrılması, Avrupa Birliği’nin Rum kesimini tüm Kıbrıs’ı temsilen üyeliğe kabul etmesinden sonra gerçekleşti. Bir ihtimal, bir kısım Birlik üyesi, Türklerin üye olmak için Ada’nın birleşmesi yönünde fedakârlık yapacağını beklemiş olabilir, ancak diğerleri böylece Türkiye’nin üyeliğinin önüne vazgeçilmez bir engel getirdiklerini düşünmüşlerdir. Herhangi bir aşamada Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olması konusunu bir yana bıraksak bile, Türkiye’nin üye olmak için Kıbrıs’ı feda etmeye hazır olduğunu düşünenlerin fena hâlde yanıldıkları ortadadır. Bugün Kıbrıs, sadece Türkiye’nin üye olmak için aşması gereken bir engel olmaktan öte, iki kuruluş arasındaki her türlü iş birliğini güçleştiren bir konuma yerleşmiş bulunmaktadır.
Tamamen stratejik bir açıdan düşünüldüğünde, Türkiye’nin Yunanistan’ın bir parçası olan ya da onunla her zaman birlikte olan bir ülke tarafından hareketlerinin engellenmesine izin vermeyeceği, Doğu Akdeniz’de önemli bir aktör olarak varlığını göstereceği aşikârdır. Bu gözlemin göreceli olduğu, Kıbrıs’ın bir bölümünün Rum kesimine ait olduğu bilindiğinden dolayı anlaşılabilirse de Ada’nın tümünün yabancı ve Türk düşmanı bir güç tarafından yönetilmesine kıyasla tercih edileceği de bellidir.
Bütün Ada’nın kendisine ait olduğunu iddia eden Rum yönetimini Avrupa Birliği yaratmıştır. Bunun bedeli, Türkiye ile iş birliğini sınırlamak olmuştur. Dolayısıyla Kuzey’de bir Türk devleti olduğunu teslim etmek ve onu tanımak veya Kıbrıs Rum Yönetimini destekleyerek Kuzey’deki oluşumu görmezden gelmek Avrupa Birliği’nin bileceği bir iştir ama şurası kesin ki Avrupa Birliği, ne Türkiye’yi ne de Türk Kıbrıs’ını anlamıştır.
