Vergisini zamanında ödeyen uyumlu mükellef, yüksek servet sahiplerine yalnızca ikamet geçmişleri nedeniyle uzun süreli vergi avantajı sağlandığını görürse, bu durum gönüllü uyumu zedeler. Vergi adaleti algısı bozulduğunda, sistemin tahsilat kapasitesi de uzun vadede zarar görür.
Son günlerde vergi gündeminde sıkça duyulan “non-dom” kavramı, İngilizce “non-domiciled” ifadesinden geliyor. Basitçe anlatmak gerekirse non-dom; bir kişinin bir ülkede yaşamasına rağmen, o ülkeyi kalıcı yerleşim yeri saymaması nedeniyle özellikle yurt dışı gelirleri bakımından daha sınırlı vergilendirilmesi anlamına geliyor.
Bu sistemde kişi, yaşadığı ülkede elde ettiği gelirler için vergi öderken; yurt dışından elde ettiği faiz, temettü, kira, portföy geliri veya değer artış kazançları tamamen ya da kısmen vergi dışında kalabiliyor.
TBMM’ye sevk edilen son vergi kanun teklifinde yer alan düzenleme de bu yönüyle non-dom benzeri bir yapı öngörüyor. Teklife göre, Türkiye’de yerleşik hale gelen ancak önceki üç takvim yılında Türkiye’de ikametgâhı ve vergi mükellefiyeti bulunmayan gerçek kişilerin, Türkiye dışında elde ettikleri kazanç ve iratlar 20 yıl süreyle gelir vergisinden istisna edilecek.
İlk bakışta amaç anlaşılır görünüyor: Türkiye’ye nitelikli insan kaynağı, yüksek gelirli yabancılar, uluslararası profesyoneller, sermaye sahipleri ve bölgesel merkez yöneticileri çekmek.
Ancak mesele hedefte değil, kullanılan araçta.
Vergi adaleti mi, vergi ayrıcalığı mı?
Türkiye uzun süredir kamu politika belgelerinde vergi tabanının genişletileceğini, istisna ve muafiyetlerin azaltılacağını, sistemin daha sade, adil ve etkin hale getirileceğini söylüyor. Fakat her ekonomik veya jeopolitik dalgalanmada vergi sistemine yeni bir istisna, yeni bir muafiyet, yeni bir ayrıcalıklı rejim ekleniyor.
Eski istisnaların işe yaramadığı kabul edilirken, yeni getirilenlerin bütün sorunları çözeceği varsayılıyor. Oysa tecrübe bize şunu gösteriyor: Vergi sisteminde sürekli istisna üretmek, vergiyi kural olmaktan çıkarır; istisnayı sistemin merkezine yerleştirir.
Düzenlemenin en tartışmalı yönlerinden biri de yalnızca yabancılarla sınırlı olmaması. Şartları sağlayan Türk vatandaşlarının da bu istisnadan yararlanması mümkün. Bu durum, geçmişte Türkiye’de tam mükellef olarak vergilenmemek için ikametgâhını yurt dışına taşıyan yüksek servet sahibi kişilerin, belirli şartlarla Türkiye’ye dönerek 20 yıl boyunca yurt dışı gelirleri üzerinden vergi ödememesinin önünü açabilir.
Öz yurdunda parya mükellef riski
İşte asıl vergi adaleti sorunu burada başlıyor.
Türkiye’de çalışan ücretli, serbest meslek erbabı, esnaf, sanayici ve şirket ortağı; gelirleri üzerinden doğrudan vergi, harcamaları üzerinden ise KDV ve ÖTV başta olmak üzere dolaylı vergiler ödüyor. Buna karşılık, yüksek servet sahibi bir kişinin yurt dışındaki faiz, temettü, kira veya portföy gelirlerinin 20 yıl boyunca Türkiye’de vergi dışı bırakılması, mali güce göre vergilendirme ilkesiyle kolay açıklanamaz.
Bu tablo, Necip Fazıl Kısakürek’in “Sakarya Türküsü”ndeki o çarpıcı mısrayı hatırlatıyor: “Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!” Bugün benzer bir duygunun vergi mükellefi bakımından ortaya çıkma riski vardır. Yıllardır bu ülkede yaşayan, çalışan, üreten ve vergisini ödeyen mükellef, kendi ülkesinde vergi yükünü taşırken; sonradan gelen veya belirli şartlarla geri dönen yüksek gelirli kişilere 20 yıl süreyle geniş kapsamlı vergi koruması sağlanırsa, bu durum “öz yurdunda parya mükellef” algısı doğurabilir.
Vergi sisteminde en tehlikeli kırılma da burada başlar. Çünkü mesele yalnızca kimin ne kadar vergi ödediği değildir. Asıl mesele, kimin hangi gerekçeyle vergiden ayrıcalıklı tutulduğudur.
Anayasa’nın 73. maddesi, herkesin kamu giderlerini karşılamak üzere mali gücüne göre vergi ödemekle yükümlü olduğunu söylüyor. Elbette vergi sisteminde istisna ve muafiyet olabilir. Ancak bu istisnaların makul, ölçülü, amaçla bağlantılı ve toplum vicdanında karşılığı olan düzenlemeler olması gerekir.
Teşvik, somut ekonomik katkıya bağlanmalıdır
Burada sorulması gereken soru şudur:
Türkiye’de yaşayan ve dünya gelirleri üzerinden vergilenen mevcut tam mükellef ile son üç yılını yurt dışında geçirdikten sonra Türkiye’ye gelen yüksek gelirli bir kişi arasında 20 yıl sürecek, bu kadar büyük bir vergisel fark yaratılmasını haklı kılan neden nedir?
Düzenleme, yatırımcı ile pasif servet sahibi arasında da yeterli ayrım yapmıyor. Türkiye’de üretim yapan, istihdam yaratan, teknoloji geliştiren veya bölgesel merkez kuran kişi ile yalnızca yurt dışı portföy gelirleriyle yaşayan kişi aynı istisna çatısı altında değerlendirilebilecek.
Oysa teşvik, somut ekonomik katkıya bağlanmalıdır. Sermaye girişi, istihdam, yatırım, teknoloji transferi, nitelikli faaliyet veya Türkiye’de gerçek ekonomik değer yaratılması gibi şartlar aranmadan yalnızca yerleşiklik değişikliği üzerinden 20 yıllık vergi avantajı tanınması, teşvikten çok ayrıcalıklı vergi statüsü yaratır.
Bir başka risk de çifte vergilememe ihtimalidir. Yurt dışında vergilenmeyen bir gelirin Türkiye’de de istisna edilmesi halinde, bu kez çifte vergilemeyi önleme değil, fiilen hiç vergilememe sonucu doğabilir. Bu da hem vergi rekabeti hem de vergi ahlakı bakımından ayrıca tartışılmalıdır.
Elbette Türkiye’nin yabancı yatırımcıya, nitelikli profesyonele ve uluslararası sermayeye ihtiyacı vardır. İstanbul Finans Merkezi’nin güçlenmesi, çok uluslu şirketlerin Türkiye’yi bölgesel üs olarak seçmesi arzu edilen bir hedeftir. Ancak bunun yolu, yüksek servet sahiplerine 20 yıl süreyle geniş kapsamlı kişisel vergi koruması sağlamak olmamalıdır.
Vergi sisteminin başarısı yalnızca tahsilatla ölçülmez. En az tahsilat kadar önemli olan unsur, mükellefin adalet duygusudur.
Vergisini zamanında ödeyen uyumlu mükellef, yüksek servet sahiplerine yalnızca ikamet geçmişleri nedeniyle uzun süreli vergi avantajı sağlandığını görürse, bu durum gönüllü uyumu zedeler. Vergi adaleti algısı bozulduğunda, sistemin tahsilat kapasitesi de uzun vadede zarar görür.
Bu nedenle teklifin non-dom benzeri düzenlemesi yeniden değerlendirilmelidir. Böyle bir rejim getirilecekse, süre çok daha kısa tutulmalı; kapsam yatırım, istihdam ve gerçek ekonomik katkı şartlarına bağlanmalı; özellikle Türk vatandaşları bakımından geçmişte vergiden kaçınma amacıyla yurt dışına taşınan servetlerin ödüllendirildiği izlenimi yaratılmamalıdır.
Türkiye’nin yatırımcı çekmeye ihtiyacı var. Ancak bunu yaparken vergi adaletinden, mali güç ilkesinden ve toplumun adalet duygusundan vazgeçmemesi gerekiyor. Çünkü vergi sisteminde güven kaybolduğunda, yalnızca gelir değil, mükellefin sisteme bağlılığı da kaybedilir.