WWF-Türkiye Genel Müdürü Ömür Kula’ya göre bugün yaşanan çoklu krizlerin ortak kökeni aynı: insanın doğayla kurduğu yanlış ilişki. Çözüm ise teknik değil, zihinsel bir dönüşüm.
Dünya artık tek tek krizleri değil, üst üste binen ve birbirini besleyen çoklu riskleri yaşıyor. Bir coğrafyada kuraklık derinleşirken başka bir yerde göç baskısı artıyor. Enerji kırılganlığı ekonomik istikrarsızlığa, ekonomik istikrarsızlık da sosyal ve siyasi gerilimlere dönüşüyor. Bu nedenle artık çevreyi, ekonomiyi, güvenliği, kalkınmayı ya da toplumsal refahı birbirinden ayırarak okumak mümkün değil.
WWF-Türkiye Genel Müdürü Ömür Kula da tam bu noktada tartışmanın çerçevesini kökten değiştiren bir yerden konuşuyor. Ona göre bugün yaşadığımız tabloyu doğru anlamak için önce yanlış soruyu bırakmak gerekiyor. Mesele “doğanın krizi” değil.
Mesele, insanın doğayla kurduğu ilişkinin krizi. Ve bu kriz, dışarıdan izlediğimiz bir bozulma değil, doğrudan içinde yaşadığımız, bizzat ürettiğimiz bir kırılma.
Kula bunu çok net ifade ediyor: “Mesele doğanın bir krizi var, biz de insanlar olarak ona bakıyoruz meselesi değil. Bizim doğayla olan ilişkimizde bir kriz var ve bu krizin nedeni de biziz, doğa değil.”
Bu cümle, yalnızca çevre politikalarına değil, tüm kalkınma anlayışına yeniden bakmayı gerektiriyor.
Kendi bindiğimiz dalı kesiyoruz
Ömür Kula’nın en çarpıcı vurgularından biri, insanın kendisini doğadan ayrı ve onun üstünde konumlandırma alışkanlığına yönelik: “Biz kendi bindiğimiz dalı kesiyoruz şu anda” diyen Kula, aslında doğanın yok oluşundan çok insanın kendi yaşam koşullarını bozduğunu hatırlatıyor.
“Doğanın kendini iyileştirme ve onarma gücü o kadar yüksek ki, bizim onunla uyum içinde işler yapma biçimine geçtiğimiz anda bu krizlerin önemli bir kısmının çok hızlı iyileşeceğini biliyoruz. Bugüne kadar insanlık, doğayı ‘nasıl olsa kaynak sağlayan’, ‘nasıl olsa kendini yenileyen’ bir dış dünya gibi gördü. Tam da bu yüzden bugün biyoçeşitlilik kaybı dediğimiz şey, doğanın zayıflaması değil; insanın alıştığı yaşam standartlarının bozulması anlamına geliyor. Başka bir deyişle, doğa çökmüyor; insan kendi hayatını zorlaştırıyor” diyor.
Ömür Kula, bu tabloyu doğru okumak için önce çerçeveyi değiştirmek gerektiğini söylüyor: “Mesele doğanın bir krizi var ve biz dışarıdan bakıyoruz değil. Bizim doğayla olan ilişkimizde bir kriz var ve bunun nedeni biziz, doğa değil.”
Savaşın kökeni de doğa
Kula’ya göre doğa krizi ile jeopolitik krizleri ayrı düşünmek mümkün değil: “Tarihe baktığınızda savaşların temelinde hep kaynak paylaşımı vardır. Su, enerji, toprak… Hepsi doğanın sunduğu kaynaklar. Bu nedenle doğa koruma artık ‘çevreci bir hassasiyet’ değil, doğrudan bir güvenlik meselesi. Savunmanın özünde doğayı savunmak var. Enerjiye, gıdaya bağımlılığınız varsa kırılgansınız demektir.
Ekonomi de doğadan bağımsız değil
Kula’nın üzerinde durduğu bir başka nokta da, doğa ile ekonomiyi iki ayrı evren gibi ele alma alışkanlığı: “Biz doğa korumacı diye ekonomiden anlamıyoruz zannediliyor. Böyle bir şey yok. Ekonomiden çok iyi anlıyoruz” diyor. Zaten mesele de tam burada düğümleniyor: Bugün ekonomi, hukuk, sağlık, savunma, finans, ticaret… Hiçbiri doğadan bağımsız konuşulamıyor.
Kula, sistemin zaten dönüşmeye başladığını düşünüyor. Eskiden finansman mekanizmalarında sürdürülebilirlik, iklim riski ya da çevresel performans gibi kriterlerin bu kadar belirleyici olmadığını hatırlatıyor. Ama artık tablo değişiyor: “Yoktu böyle şeyler bir bankanın kredi vermesi için sürdürülebilirlik şartları. Şimdi sistem geri geliyor. Çünkü bu model kendini taşıyamıyor.”
COP bir çevre meselesi değil, kalkınma tercih
Türkiye’nin önceliklerine geldiğinde Kula’nın yorumları net: “Enerji dönüşümü bir tercih değil, zorunluluk. Kömürden çıkmamız lazım. Bu artık sadece çevresel değil, ekonomik olarak da rasyonel değil. Bugün kurulacak bir termik santral yarının batık yatırımıdır. Ancak dönüşümün kendisi kadar yöntemi de kritik. Adil dönüşüm şart. Yerel halkı, çalışanları koparmadan, iyileştirerek geçiş yapmamız gerekiyor.”
Kula’ya göre COP zirveleri de yalnızca çevre diplomasisinin alanı değil, ülkelerin nasıl bir kalkınma yolu seçeceğinin göstergesi: “Biz COP’ları kalkınma tercihleri olarak görüyoruz. Türkiye gibi ülkeler, özellikle küresel güney açısından rol model olabilir. Bu da yalnızca diplomatik bir pozisyon değil, finansman, teknoloji, itibar ve yeni nesil kalkınma alanlarında ciddi bir kaldıraç anlamına geliyor.”
“Tanımazlarsa sevmezler sevmezlerse korumazlar"
Kula, WWF-Türkiye’nin önümüzdeki dönemdeki en önemli odağının ise yeni nesil olacağını vurguluyor ve “Tanımazlarsa sevmezler, sevmezlerse korumazlar. En küçük yaştan doğa bilincini vermeliyiz” diyor.
Ve son cümle, aslında tüm söyleşinin özeti niteliğinde: “Bu ülke bizim. Bu toprağı, bu suyu, bu havayı savunmak zorundayız. Çünkü geleceğimiz bununla ilgili"
Gençlere amaç ve dayanışma alanı sunmalıyız
-Türkiye’de gençlerin sivil topluma katılımı çok düşük. Kula’ya göre sorun gençlerde değil: “Gençler katılmıyor değil; umutları yok, amaçları yok” diyen Kula, çarpıcı bir tespit yapıyor: “Eğitim, istihdam, barınma, gelecek güvencesi gibi temel başlıklarda ciddi bir belirsizlik yaşıyorlar. Bu nedenle onlardan yalnızca daha çok gönüllü olmalarını, daha çok mücadele etmelerini, daha çok sabretmelerini istemek kolay; ama yeterli değil. Onlar hangi birini yapsın? Beklenti çok büyük ama alan açılmıyor. Biz onların peşine düşmeliyiz. Amaç ve dayanışma alanı sunmalıyız.”
STK’lar için yeni model: Bağış bekleyen değil, değer üreten yapı
-Ömür Kula, sivil toplumun finansman modelini eleştiriyor: “Filantropi sadece her şey iyi giderken çalışır. Sürdürülebilir bir model değil. Ben bir STK lideri olarak kendimi şirketlerden farklı görmüyorum. İş modeli kurmak zorundayız. Yani bağış bekleyen değil, değer üreten bir yapı. Eğer gelir yaratıyorsam bunu doğayı restore etmek için kullanırım. Bu döngüyü kurmamız gerekiyor.” Kula, kâr amacı güden bir yapıdan söz etmiyor, ama gelir yaratan, iş ortaklıkları kuran, çözüm üreten ve bu gelirleri yeniden doğa restorasyonu ya da toplumsal fayda için kullanan bir model öneriyor. Bu yaklaşım, sivil toplumu pasif bir destek bekleyicisi olmaktan çıkarıp fikir lideri, çözüm ortağı ve dönüşüm aktörü haline getiriyor. Kula’ya göre doğayı korumak için iş yapış biçimlerinin değişmesi gerekiyorsa, STK’lar da tam bu dönüşümün orta yerinde olmalı.
