Bir şirket, yıl sonunda tükettiği elektrik miktarı kadar yenilenebilir enerji sertifikası satın aldığında gerçekten ‘temiz enerji kullanmış’ sayılır mı? Yoksa o elektriğin gerçekten tüketildiği saatte ve tüketildiği bölgede temiz kaynaklardan sağlandığını da göstermek zorunda mı? Bu sorular teknoloji devlerini ikiye bölmüş durumda.
Karbon muhasebesinde yeni dönem, şirketlerin yalnızca ne açıkladığını değil, bu açıklamanın ne kadar izlenebilir, denetlenebilir ve savunulabilir olduğunu sorguluyor.
Dün bu dönüşümü elektronik karbon defterleri üzerinden ele almıştık. Bugün aynı arayış, teknoloji dünyasının tam merkezinde yaşanıyor.
Yapay zekâ büyüdükçe, veri merkezlerinin elektrik iştahı da büyüyor. Bulut altyapıları, büyük dil modelleri, yapay zekâ uygulamaları ve kesintisiz dijital hizmetler daha fazla enerji talep ediyor. Bu nedenle teknoloji şirketlerinin yıllardır dile getirdiği “yüzde 100 yenilenebilir enerji kullanıyoruz” iddiası artık daha yakından inceleniyor.
Bu noktada iki temel soru gündeme geliyor: “Bir şirket, yıl sonunda tükettiği elektrik miktarı kadar yenilenebilir enerji sertifikası satın aldığında gerçekten ‘temiz enerji kullanmış’ sayılır mı? Yoksa o elektriğin gerçekten tüketildiği saatte ve tüketildiği bölgede temiz kaynaklardan sağlandığını da göstermek zorunda mı?
Bugün teknoloji devlerini ikiye bölen tartışmanın özü bu.
Bir tarafta Google ve Microsoft var. Bu şirketler, şirketlerin enerjiyi tükettikleri yerde ve zamanda temiz enerjiyle eşleştirmesini sağlayacak daha ayrıntılı bir sistem istiyor. Diğer tarafta Meta, Amazon ve Salesforce gibi şirketler var. Bu şirketler, “etki muhasebesi” yaklaşımını destekliyor. Bu yaklaşıma göre yenilenebilir enerji yatırımları, şirketin elektriği nerede tükettiğinden bağımsız olarak, karbon azaltım etkisinin en yüksek olacağı kirli şebekelere yönlendirilmeli.
Başka bir deyişle bir taraf “temiz enerji iddiası tüketim noktasında ve saatinde kanıtlanmalı” diyor. Diğer taraf ise “iklim açısından en büyük fayda nerede sağlanacaksa yatırım oraya gitmeli” görüşünü savunuyor.
Scope 2 neyi anlatıyor?
Tartışmanın merkezinde Kapsam 2 emisyonları var. Kapsam 2, şirketlerin doğrudan kendi bacasından çıkan emisyonları değil, dışarıdan satın aldıkları elektrik, buhar, ısıtma ya da soğutmanın üretimi sırasında ortaya çıkan dolaylı emisyonları ifade ediyor.
Yani bir veri merkezi elektrik tükettiğinde, binanın içinden duman çıkmıyor olabilir. Ama o elektriği üreten şebekede kömür ya da doğal gaz varsa, bu karbon yükü şirketin iklim bilançosuna yazılıyor. Bu nedenle Kapsam 2, özellikle teknoloji şirketleri için çok kritik. Bugünkü sistemde şirketler genellikle yıllık bazda hesap yapıyor. Yıl boyunca ne kadar elektrik tükettiklerine bakıyorlar. Ardından bu miktarı ya satın aldıkları temiz enerjiyle ya da yenilenebilir enerji sertifikalarıyla denkleştiriyorlar.
Kağıt üzerinde sorun yok gibi görünüyor. Tüketilen elektrik kadar yenilenebilir enerji sertifikası varsa, şirket “yüzde 100 yenilenebilir enerji kullanıyorum” diyebiliyor.
İrlanda’da tüket, İspanya’da denkleştir
Bu sistemin yarattığı en çarpıcı örneklerden biri İrlanda’daki bir veri merkezi. Mevcut kurallar altında İrlanda’daki bu veri merkezi, kış aylarında İrlanda’da tükettiği elektriği karşılamak için İspanya’da yazın üretilmiş güneş enerjisi sertifikalarını kullanabiliyor. Sonuçta da kendisini “yüzde 100 yenilenebilir enerji kullanıyor” diye gösterebiliyor.
Oysa gerçek hayatta bu elektrik, o anda İrlanda şebekesinden çekiliyor. Şebekede hangi kaynak varsa, veri merkezi de fiilen onunla çalışıyor. Yazın İspanya’da üretilmiş güneş enerjisi, kış akşamı İrlanda’daki veri merkezinin elektrik ihtiyacını fiziksel olarak karşılamıyor.
New Climate Institute analisti Thomas Day bu örneği şu sözlerle yorumluyor: “Bir elektrik tedarikçisini arayıp ‘Altı ay önce üretilmiş güneş enerjisini bu akşamki ihtiyacım için satın almak istiyorum’ diyemezsiniz. Eğer temiz enerji kullandığınızı iddia ediyorsanız, o enerjiyi gerçek hayatta
da satın alabiliyor olmanız gerekir.”
Sera Gazı Protokolü’nün gündemindeki yeni öneri tam da bu boşluğu kapatmayı hedefliyor.
Şirketlerin temiz enerji iddialarını yalnızca yıllık toplamlar üzerinden değil; elektriğin tüketildiği saat ve lokasyon üzerinden de kanıtlaması isteniyor.
Bu sürecin nasıl hayata geçirileceği henüz netleşmiş değil; fakat Karbon Saydamlık Projesi (CDP)’ye göre, enerji tüketiminin yaklaşık yüzde 75’i şirketlerin yalnızca yüzde 7’si tarafından yapılıyor. Bu veri, yeni sistemin herkese aynı anda uygulanmak zorunda olmadığını gösteriyor.
Belki de ilk adım, en büyük enerji tüketicilerinden başlamak olabilir. Böylece en büyük etki yaratılabilecek alanlarda daha şeffaf bir sistem kurulabilir. Çünkü bugün asıl ihtiyaç, şirketleri cezalandırmak değil, taahhütlerin gerçek olmasını sağlamak.
Yatırımcılar değişim istiyor, itirazlar güçlü
Bu tartışmada yatırımcıların sesi de giderek yükseliyor. ShareAction’ın koordine ettiği ve toplamda 1,2 trilyon doların üzerinde varlığı yöneten 14 yatırımcı, saatlik eşleştirmeyi destekleyen ortak bir açıklama yaptı. Onlara göre mevcut sistem şirketlerin fosil yakıtlara ne kadar maruz kaldığını görünmez kılıyor. Bir şirket yıllık bazda temiz enerji sertifikalarıyla kendisini dengede gösterirken, elektrik ihtiyacını en kritik saatlerde hâlâ doğal gaz ya da kömür ağırlıklı bir şebekeden sağlayabiliyor. Bu fark yatırımcı için önemli; çünkü enerji riski artık iklim riskinin, maliyet riskinin ve rekabet riskinin bir parçası konumunda. Şirketin elektriğe hangi saatlerde, hangi lokasyonlarda, hangi kaynaklara bağlı olarak eriştiği; gelecekteki karbon maliyetini, yatırım ihtiyacını ve iklim taahhütlerinin güvenilirliğini doğrudan etkiliyor. Bu öneriye karşı çıkanlar da var. Saatlik ve lokasyon bazlı eşleştirmenin özellikle çok sayıda mağazası, ofisi ya da tesisi olan perakende ve imalat şirketleri için ciddi maliyet ve karmaşıklık yaratacağı belirtilirken, eleştirilerin odaklandığı bir başka unsur da, kuralların fazla katılaşmasının, şirketlerin yenilenebilir enerji piyasasına girişini yavaşlatabileceği yönünde.
