Geçen haftaki yazımda, İngiliz futbolunun dev kulüplerinin henüz çocuk yaştaki yetenekleri transfer etmek için girdikleri milyon sterlinlik rekabetten söz etmiş, sporcu yetiştirmekle çocukları birer yatırım aracına dönüştürmek arasındaki ince çizgiyi sorgulamıştım. Makale, büyük kulüplerin genç yetenekleri keşfetmek için girdiği rekabetin yalnızca futbol piyasasını değil, ailelerin çocuklarının sportif geleceğine bakışını, beklentilerini ve bu süreçte aldıkları kararları nasıl etkilediğini de ele alıyor.
Makalenin dikkat çekici ayrıntılarından biri, İngiltere’de bazı çocukların henüz üç yaşında özel futbol akademilerine gönderilmesi, beş yaşında profesyonel kulüplerin yetenek avcıları tarafından izlenmeye başlanmasıydı. Profesyonel kulüplerin çocuk yaştaki yetenekleri kapmak için astronomik fiyatlar ödediği bir ortamda, bu rekabeti çocuklarının geleceği için bir yatırım fırsatı olarak gören ailelerin ortaya çıkması pek şaşırtıcı değil.
Erken keşfedilmenin gelecekte büyük bir avantaj sağlayacağına aileler, çocuklarının büyük kulüplerin akademilerine mümkün olduğunca erken girebilmesi için çaba harcıyorlar. Çocuklarına spora yönlendiren anne babaların, onların gelişimini destekleme isteğiyle geleceğine ilişkin beklentileri arasındaki sınıra ne kadar dikkat ettiklerini saptayabilmek oldukça zor.
Sabahın köründe antrenmana yetiştirmeler, hafta sonu turnuvaları, uzun yolculuklar, özel dersler, kamplar, ciddi fedakarlıklar gerektiren bu yolda, her anne baba çocuğunun başarılı olmasını istemesi, yetenekli olduğunu düşündüğü çocuğuna imkân yaratması, iyi antrenörlerle çalışmasını sağlaması son derece doğal.
Bana göre sorun bu fedakârlıkların yapılmasında değil, zamanla bir karşılık beklentisine dönüşmesinde başlıyor. Başlangıçta çocuğunun spor yapmasından mutluluk duyan aile, birkaç yıl sonra kendisini sürekli diğer çocuklarla karşılaştırma yaparken bulabiliyor. Kim hangi kulübe seçildi? Kimin menajeri var? Kim daha fazla süre alıyor? Hangi antrenör kiminle ilgileniyor? Henüz ortada profesyonel bir kariyer yokken, aile içinde geleceğin transferleri, bursları, sözleşmeleri konuşulmaya başlanıyor. Çocuğun sevdiği bir oyunu oynaması için başlayan yolculuk, farkında olmadan bütün ailenin ortak projesine dönüşebiliyor.
İşin daha da düşündürücü tarafı, çocukların bu beklentileri çoğu zaman biz söylemeden hissetmeleri. Anne babasının kendisi için ne kadar fedakârlık yaptığını gören bir çocuk, kendi başarısını sorguladığında, ailesini de hayal kırıklığına uğrattığını düşünebiliyor. Spordan keyif almadığı bir dönemde bunu söylemekten, hatta artık devam etmek istemediğinde ailesinin emeklerini boşa çıkarmaktan korkabiliyor.
Meselenin çok daha düşündürücü hatta kaygı verici bir boyutu, bazı durumlarda çocukların tüm ailenin finansal yatırımı olarak görülmesi. Çocuğun başarısı tüm ailenin ekonomik beklentilerinin bir parçasına dönüştüğü noktada, henüz kendi geleceğine ilişkin kararları verebilecek olgunluğa ulaşmamış birisinin omuzlarına ebeveynlerin gelecek hayalleri ve ekonomik beklentileri de yükleniyor.
Sporcu velileriyle yaptığım çalışmalarda sık sık üzerinde durduğum bir konu var: Çocuğumuzun sporla kurduğu ilişkinin sahibi kim? Biz mi, kendisi mi? Bir çocuğun yeteneğini geliştirmek için ona fırsatlar sunabiliriz fakat hangi başarıyı ne kadar istediğine, karşılaştığı güçlüklerle nasıl mücadele edeceğine ve zamanla nasıl bir yol seçeceğine ilişkin ona da söz hakkı bırakabilmeliyiz.
Spor, yalnızca profesyonel bir kariyere hazırlanma süreci gibi değil, çocuğun kendisini tanıdığı, sınırlarını keşfettiği, hata yapmayı, kaybetmeyi ve yeniden denemeyi öğrendiği bir gelişim alanı olarak görülmeli diye düşünüyorum. Profesyonel sporcu olamaması, yıllarca verilen emeğin boşa gittiği anlamına gelmiyor. Asıl kayıp, bütün bu yolculuğun sonunda çocuğun spordan soğuması, kendisini yalnızca sonuçlarıyla değerlendirmesi veya anne babasının sevgisini başarısıyla ilişkilendirmeye başlamasıdır.
Çocuğumuzun geleceğine yatırım yaparken, onun bugünkü mutluluğunu ve kendi hayallerini gözden çıkarıyorsak, belki de hesabı en baştan yanlış yapıyoruz.