Kıbrıs’ın kanlı geçmişi dikkate alındığında bu iki federe devletin Avrupa Birliği içinde yani iki bölgeli, iki toplumlu federasyon içinde, çıkarlarını koruyabilmesi söz konusu olamaz.
Kıbrıs’ta federasyon tartışmalarını irdelediğimiz yazı dizimize devam ediyoruz.
Türkler federe devlet olarak “Kıbrıs Cumhuriyeti” içinde Avrupa Birliği’ne girdiğinde federe devletlerin kesinlikle Lüksemburg’daki Adalet Divanı’nda dava açma yetkisi olmadığı için güvence söz konusu değildir..(Hoş, dava açma yetkisi olsa idi dahi 27 farklı ülkeden gelen yargıçların ne kadar hakkaniyetli karar vereceği şüphelidir. Soysal davasında olumlu kararından sonra üye devletlerin baskısı sonucunda içtihadında nasıl değişiklik olduğu unutulmamalıdır.)
AB’nin icra organı Avrupa Komisyonu, çıkarılacak yasalarda taslak hazırlama tekeline sahiptir. Regulation, Directive gibi yasama işlemleri için tasarı hazırlama yetkisi münhasıran komisyondadır. Komisyonda üye devlet temsilcileri olduğuna göre şu anda 27 üyeden birisi Yunan, diğeri Rum yönetimi vatandaşıdır. Komisyon dediğimiz kurumda kaç Yunan memur çalışmaktadır derseniz bu sayı 1.523’tür. Bu kişiler uluslararası memur niteliğinde olduğu için tamamen tarafsız olmak ve kendi ülkesinin değil “Avrupa’nın çıkarlarnı” korumak zorundaysa da Yunan memurların ne kadar tarafsız olabileceğini sormak gerekir. Şu anda Kıbrıslı Rum memur sayısı 164’tür.
Yunanistan’ın 1.523 memuru olması da dikkat çekmektedir. Macaristan’ın 843, Portekiz’in 823, Hollanda’nın 596, Çekya’nın 549 memuru var. En büyük üye devlet Almanya’nın 2.082 memuru varken Yunanistan’ın 1.523 komisyon memuru olması dikkat çekicidir.
Komisyon üyeleri beş yıl için seçilir ve her beş yıl genel müdürlüklerin, genel müdür yardımcılıklarının üye devletler arasında nasıl paylaşılacağı da son derece önemlidir. Bu görüşmeler üye devletler arasında yoğun bir çekişmeye sahne olur.
Şimdi böyle uluslarüstü yetkilerle donatılmış Avrupa Birliği’nde Kıbrıs Türk federe devletinin esamesi okunmayacaktır.
Kıbrıs’ın AB üyeliğiyle 1997’de varılan mutabakatın temeli çöktü
1977’de, kararlaştırılan iki bölgeli, iki toplumlu federasyon olarak kurulacak devletin, AB gibi uluslarüstü yetkilerle teçhiz edilmiş kuruluşa üye olması söz konusu edilmemekte, kimsenin aklına dahi gelmemekteydi.
O bakımdan, AB üyeliği söz konusu olduktan sonra 1977’de üzerinde mutabakat sağlanan esaslar, yani “parametreler” temelden, kökünden değişmiştir. Kıbrıs AB üyesi olduktan sonra 1997’de varılan mutabakatın temeli çökmüştür.
Artık iki bölgeli, iki toplumlu federasyonun kesinlikle gündemde olmaması gerekir.
Esasen o tarihte “iki toplumlu, iki bölgeli federasyon” kabul edilirken kurucu antlaşmalarda yer alan Kıbrıs’ın Türkiye ve Yunanistan’ın üyesi olmadığı bir kuruluşa üye olamayacağı anayasal güvence altına alınmıştı.
Oluşturulacak Kıbrıs Anayasası’nda Türk federe devleti için o checks and balances dediğimiz dengeler ve kontrol sistemi içinde istediğiniz güvenceyi getirin, Avrupa Birliğine üye olursanız onların hiçbir etkisi olmaz.
Çünkü bugün Almanya’da yapılan bir araştırmaya göre ülkede sanayi ve ticareti ilgilendiren tüm yasaların yüzde 80’i Avrupa Birliği kurumları tarafından çıkarılır ve Avrupa Birliği kurumlarının çıkarmış olduğu yasalar doğrudan yürürlüğe girer, ulusal hukukun üstündedir ve doğrudan etkisi vardır.
O bakımdan Avrupa Birliği üyeliği söz konusu olduğunda Kıbrıs’ta hiçbir şekilde federal bir sistem söz konusu dahi edilmemelidir. Almanya federaldir ama federe devletlerin hepsi “Alman” federe devletidir, vatandaşların hepsi Almandır. Federe devletlerin birbirleriyle sorunu yoktur, herhangi iki federe devlet land arasında yıllar süren silahlı mücadele yaşanmamış, hiçbir yaşamsal tehlike olmamıştır.
Bu arada unutulmaması gereken bir diğer konu konu şudur: 1960 Anayasası’nda öngörülen son derece sağlam garantiler olmasına, 1959-60 antlaşmalarında çok önemli temel hükümlere yer verilmesine rağmen AB bunları dikkate almamış, sınırları tartışmalı ülkelerin üye olamayacağını öngören Kopenhag Kriterleri gibi kendi kriterlerini dahi çiğneyerek bölünmüş bir ülkenin sadece bir kanadını üye yapmıştır. Komisyon’un, sayıları iki yüze yaklaşan çok değerli hukukçularının yer aldığı Service Juridique-Hukuk Servisi olmasına rağmen Kıbrıs’ın AB üyeliğine ehil olup olmadığını sormamış, Rumların çok yüksek ücretler ödediği üç hukukçuya hazırlattıkları mütalaayı dikkate almışlardır. Daha sonra bu mütalaayı veren “hukukçular”dan bazıları, Fransa’nın güneyinde lüks villalar satın almıştır.
Kıbrıs’ın kanlı geçmişi dikkate alındığında bu iki federe devletin Avrupa Birliği içinde yani iki bölgeli, iki toplumlu federasyon içinde, çıkarlarını koruyabilmesi söz konusu olamaz. Zaten yarım asrı aşan bir süre ayrı yaşayan, hiçbir zaman kaynaşmayan iki farklı millet, iki ayrı devlet karşımızdadır.
Geçmişte kanlı EOKA’cılar vardı. Grivas’lar, Nikos Samson’lar, Yorgacis’ler, Papaz Makarios... “Bunlar artık yok. Bugün hepsi Avrupai-medeni insanlar, gül gibi geçiniriz” diyebiliyor musunuz?
Gerçekten de çok efendi, barışçı ve uygar Rumlar var. Ancak bir de adanın gerçeği var: Aşırı akımların, klisenin fanatik çıkışlarının, ülkede siyasi ortamı bir anda nasıl etkilediği ve o uygar Rumların bunları önleyemediği hep örnekleri ile yıllar boyu görüldü. Çok medeni ve dost görünen Rumların da nasıl değiştiğini, o yaratılan ortama uyum gösterip radikalleştiğini hatta şiddet yanlısı olduğunu çok gördük.
Birleşik Krallık niçin Brexit’i seçti?
Kıbrıs’ta mevcut aşırıcı partiler yetmiyormuş gibi şimdi faşist partiler kuruldu.. Federasyon kurulduğunu farzetsek bile Kıbrıs’ta Türklere yer olmadığı iddiasında olan ELAM gibi, oy oranı hızla artan faşist bir partinin ortamı nasıl etkileyeciği düşünülmelidir. Bazı anketler, bu partinin oy oranının yüzde 30’ları geçtiğini göstermektedir.
Bu arada şu soruyu da sormak gerekir: İngiltere yani Birleşik Krallık niçin Brexit’i seçti?
Koskoca Britanya İmparatorluğu’nun mirasçısı Birleşik Krallık yıllarca uğraştı, vetoları aştı ve 1973’te AB’ye tam üye oldu. Londra, 80’e yakın Avrupa parlamenteriyle Parlamentoda ağırlıklı olarak temsil edildi. Komisyon’un başkanlığına dahi bir dönem (İngiltere eski Maliye Bakanı, İşçi Partisi lideri) Roy Jenkins’i getirtti. Avrupa Komisyonu’nda tam yetkili temsilcisi komiser ile, önemli Genel Müdürlüklerle, Konsey’deki bakanlarıyla, Adalet Divanı’nda hâkimleriyle, advocate general’leriyle, yani tüm kadroyla bütün AB kurumlarına “büyük Devlet olarak” katılmasına rağmen Avrupa Birliği’nin müdahalelerinden şikâyet ediyor, çıkmak istiyor, Schengen vize ve sınır düzeni, Avrupa para sistemi, sosyal şart (social charter) gibi temel politikaların dışında kalmasına rağmen “Brüksel’in müdahelesinden yakınıyordu.
Londra, “büyük devlet statüsüyle” AB içinde bütün ağırlığı ile temsil olmasına rağmen, yeterince etkili olamadığını savundu. “Brüksel karar veriyor biz uymak zorunda kalıyoruz” dediler. Önemli konularda üye devlet olarak veto yetkisi olmasına rağmen, oylamalarda büyük bir ağırlığı olmasına, parlamentoda da en büyük gruplardan birine sahip olmasına rağmen!
Van Gend en Loos, Costa v. Enel gibi Adalet Divanı kararlarından sonra bir İngiliz hukukçu (Rudden) AB Hukuku’nu “Frankeştayn’nın canavarı”na benzetmişti.Frankeştayn’ın yarattığı dev daha sonra söz dinlemez olmuştu. Devletler de AB’yi kurduktan sonra, o AB’yi kontrol edemez oldular.