Türkiye’de de bazı siyasi çevrelerin iki toplumlu federasyon görüşüne meylettikleri anlaşılıyor. Bu son derece yanlış tutum, AB kurumlarının ve AB hukuk düzeninin karmaşık yapısının bilinmemesinden kaynaklanıyor.
EKONOMİ gazetesinde dün “Kıbrıs’ta federasyon söz konusu olamaz” başlığıyla başladığımız yazı dizimize devam ediyoruz.
Ocak 1996’da Kıbrıs Türk Ticaret Odası’nda düzenlenen “Gümrük Birliği’nin Kıbrıs Üzerindeki Etkileri” konulu bir panele davet edilmiştim. Panelde diğer konuşmacılar üst düzey diplomatlardı: Birleşik Krallık Yüksek Komiseri Collin Jennings, BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Temsilcisi Gustav Feissel, Avrupa Komisyonu GKRY nezdindeki temsilcisi Büyükelçi Giles Anouil ve öğretim üyeleri Mehmet Cevaz ve Şule Aker.
Toplantıda sıra bana geldiğinde Avrupa Komisyonu temsilcisi büyükelçi Giles Anouil’in söylediklerinin gerçek olmadığını, birleşik bir Kıbrıs Cumhuriyeti içinde federe devlet olarak AB üyesi olursa, Kıbrıs Türk Devleti’nin Adalet Divanı’nda dava açma yetkisi olmayacağını, çok önemli kurum olarak belirtilen Bölgeler Komitesi’nin hiçbir icrai yetkisi olmadığını, sadece üç konuda danışılan istişari bir kurum olduğunu, Gümrük Birliği uygulamasının 1963 Ortaklık Anlaşması ve 1970 Katma Protokolü uyarınca öngörülen tarihte yürürlüğe girdiğini, Ortaklık Konseyi kararının sadece uygulama usullerini belirlediğini ve yeni bir unsur getirmediğini, GKRY’yi tanımamız gibi bir zorunluluk olmadığını, söylediklerinin tamamının gerçek dışı olduğunu söylediğimde Giles Anouil, “Bu bir skandaldır, beni yalan söylemekle itham ediyor” diyerek masadan kalktı ve salonu terk etti.
“Ekselans, nereye gidiyorsunuz? Kabul etmediğiniz noktalar varsa gelin bunlara cevap verin” dememe rağmen çıktı, gitti. Tabii tartışmalar hararetlenirken izleyiciler ve basın mensupları Anouil’in ne cevap vereceğini merak ediyordu. AB Büyükelçisi’nin tartışmaya gerek görmeden salonu terk etmesi, şaşkınlığa yol açtı.
Bir gün sonra Halkın Sesi gazetesi, 31 Ocak 1996 tarihinde “Rum dostu AB Büyükelçisi Anouil KKTC’den darın kaçtı”, aynı gün Yeni Demokrat gazetesi, “Türkiye-AB Gümrük Birliği panelinde Anouil darın kaçtı” yazıyordu. Kıbrıs gazetesi ise “Anouil eleştiriye dayanamadı”, Halkın Sesi gazetesi “Anouil çizmeyi aştı” diyordu. 15 Şubat 1996 tarihli Çengel dergisi, “Dikkatle izlendiğinde KKTC kamuoyuna yönelik bir dezenformasyon çabası olduğu görülecektir” sözümü başlık yapmıştı.
Kıbrıs gazetesi 8 Şubat 1996 günü yayımlanan “Bilimsel gerçekçiliğin tartışılmaz gücü” başlıklı başyazısında, “AB Büyükelçisi Anouil’in bilimsel gerçeklerle mat edilmesine tahammül göstermeyerek KKTC’de panel salonunu hışımla terk etmesinin yankılarının daha uzun müddet süreceği”ni belirttikten sonra “Türk bilim adamının kendi görüşlerini çürütücü açıklamalarını dinlerken renkten renge giren, yerinde oturamayan Anouil, savunmaya geçecek yerde paneli ve KKTC’yi terk etmeyi yeğledi.” diyordu.
Otuz yıl önce yer alan bu tartışmalara değinmemin nedeni bugün dahi aynı konuların gündemde olması ve iki toplumlu, iki bölgeli federasyonu öneren çevreler olmasıdır.
Bu arada yıllar önce alınan BM Güvenlik Konseyi kararlarına atıf yapılmaktadır. O kararlar alındığında “bi-communal bi-zonal federation-iki toplumlu iki bölgeli federasyon” önerilirken adanın AB üyesi olması söz konusu değildi. AB üyesi olmayan bir Kıbrıs’ta, sağlam güvenceler ve anayasal denge ve denetim mekanizmaları ile Kıbrıs Türklerinin haklarının korunabileceği, teorik olarak doğru olabilir. Ancak 1960 Anayasası’nı, Klerides’in tabiri ile ilga eden Rumlar olmuştu.
AB üyesi olan Kıbrıs’ta tüm parametreler değişmiştir. Değinilen BM Güvenlik Konseyi kararlarında öngörülen esaslar yeni koşullarda hiç bir şekilde uygulanamaz. Kararların alındığı tarihlerdeki koşullar temelden değişmiş (GKRY kendi anayasası ve kurucu anlaşmalarda öngörülen temel kuralları ihlal ederek) supra national yani uluslarüstü yetkileri olan bir örgüte üye olmuştur.
Rum tarafı Türklerle ortak bir federasyon istemiyor
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde iki bölgeli, iki toplumlu federasyonu öneren siyasi parti temsilcileri mutlaka iyi niyetle bir çözüm bulunmasını arzu ediyorlar. Türkiye’de de bazı siyasi çevrelerin bu görüşlere meylettikleri anlaşılıyor. Bu son derece yanlış tutum, AB kurumlarının ve AB hukuk düzeninin karmaşık yapısının bilinmemesinden kaynaklanıyor.
Yarım yüzyılı aşan sürede yapılan müzakerelerde Rum tarafının kesinlikle Türklerle ortak bir federasyon kurmak istemedikleri, en son Crans Montana’da masayı devirmeleri ile tekrar ortaya çıkmış bulunuyor. Hatta dönemin GKRY Başkanı’nın, “en iyi çözümün, iki devletli çözüm olduğunu” söylediği de Başpiskopos dahil muhtelif kişilerce doğrulanmıştır.
AB üyesi olacak böyle iki bölgeli, iki toplumlu, siyasi eşitliğe dayanan bir federasyonda Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin AB kurumlarında nasıl temsil edilebileceğini incelemek gerekir.
“İki bölgeli, iki toplumlu federasyon” ilkesi 1977’de kabul edilmiş bir esastı. O tarihte Avrupa Birliği üyeliği söz konusu olmadığı gibi “Kıbrıs”ın AB üyesi olabileceği kimsenin aklından dahi geçmiyordu. Zaten 1960 Anayasası ve kurucu antlaşmalar, Türkiye ve Yunanistan’ın üyesi olmadığı bir uluslararası örgüte, Kıbrıs’ın katılamayacağını hükme bağlamıştı.
Başka bir deyişle, 1960 Anayasası’na göre, Kıbrıs Türklerinin de tam katılımıyla oluşturulan “Kıbrıs Cumhuriyeti”, Türk Cumhurbaşkanı Yardımcısı’nın veto yetkisi olduğu, Kıbrıs Türklerinin parlamentoda, 60/40 oranında temsil edidiği, 10 bakandan oluşan kabinede, üç Türk bakanın olduğu -Dışişleri ve Savunma Bakanı buna dahil- orduda ve güvenlik güçlerinde aynı oranlarda Türklerin temsil edildiği, beş kentte ayrı Türk belediyelerin kurulacağı, bir Rum ve bir Türk ile Alman Profesör Forstoff’un başkanı olduğu Supreme Constitutional Court - Yüksek Anayasa Mahkemesi’nin güvencesinin de olduğu ortamda dahi, o 1960 tarihinde kurulan “Kıbrıs Cumhuriyeti”, kurucu anlaşmalara göre herhangi bir uluslararası siyasi veya ekonomik teşkilata üye olamazdı.
Burada kasdedilen hiç kuşkusuz AET idi. Zira, Zürich ve sonra Londra Antlaşmaları’nın Temmuz 1959 da Lancaster House’da imzalanmasından iki hafta önce Yunanistan, arkasından Türkiye, AET’ye başvurmuştu.
Rumlar bu anayasal sistemi ilga ettiler. Eski Cumhurbaşkanı Klerides, “My Deposition” adını verdiği anılarında, “Biz, kurucu antlaşmaları ihlal ve Anayasayı ilga ettik” diyor.
Daha sonra çözüm aranırken, “iki bölgeli, iki toplumlu federasyon” söz konusu olduğunda -yani 1977 de- “Avrupa Birliği üyeliği” hiçbir şekilde gündemde değildi. Kimsenin aklından dahi geçmiyordu.
Federe devletin, Avrupa Komisyonu’nda temsil edilmesinin imkanı yoktur
Kıbrıs’ta Avrupa Birliği üyeliği, yani uluslarüstü yetkilerle teçhiz edilmiş, supranational yetkileri olan Avrupa Birliği gündeme geldiğinde tüm parametreler değişmiş oldu.
KKTC’nin, (iki toplumlu, iki bölgeli federasyon esasına dayanan) AB üyesi “Kıbrıs Cumhuriyeti” içine girmesi halinde Türk Federe Devleti, hiçbir şekilde Avrupa Birliği kurumlarında etkili olabilecek şekilde temsil edilmeyecektir.
Federe Devlet’in, AB’nin icra organı Avrupa Komisyonu’nda temsil edilmesine imkân yoktur. AB’nin çıkardığı yasa (Regulation, Directive vs) tasarılarını hazırlama yetkisi münhasıran Komisyon’dadır.
Tüm üye devletler, Komisyon’da temsil edilir. Brexit’den sonra 27 üyeli Komisyon’da Kıbrıs’ın atayacağı üye “commissioner” -ki Fransızlar “komiser”de demektedir- Kıbrıslı Türk olsa bile-ki olmayacaktır- 26 kişiye karşı tek oydur.
Esasen Yunanistan’ın da AB üyesi olarak tüm yetkilere sahip olması nedeniyle, Kıbrıs temsilcisinin oy verip vermemesi önemli değildir.
European Council adı verilen kurum, üye Devletlerin Devlet ve Hükümet Başkanları’nın bir araya gelip karar aldığı bir organdır.
Ayrıca Bakanlar Konseyi’nde de Kıbrıs’lı tek bir bakan olacaktır. Federe devlet bakanı ilke olarak bu toplantıda bulunamaz. (Burada Yunanistan, diğer üye devletleri, veto yetkisini kullanmak suretiyle şantaj yaparak Kıbrıs’ın üyeliğine ikna edebilmiştir. Aynı şekilde başka konularda da şantaj yapabilir.)
Bakanlar Konseyi de denilen Council toplantılarına, konu tarım ise tarım bakanları, mali konular ise maliye bakanları, çevre ise çevre bakanları katılır. Böylelikle aynı anda beş altı farklı konsey toplantısı olabilmektedir. Bunlardan bir veya iki konudaki toplantılara Türk bakan katılacaktır hükmü konabilir. Ancak tüm Kıbrıs’ı temsil etse dahi “weighted majority” denen “ağırlıklı çoğunluk”ta üye devletlerin sahip oldukları oy farklıdır. Büyük devletlerin 27 ila 29 oyu vardır. Orta büyüklükteki ülkelerin oyları 7 ila 14 arasındadır. Küçük devletlerin ise 3 veya 4 oyu vardır.
Komisyon’dan veya AB Yüksek Temsilcisi’nden gelecek tasarının kabul edilebilmesi için üye devletlerin % 55’inin o yönde oy vermesi gerekir. 27 üye devletten 15’i o yönde oy vermelidir.
Ayrıca bu yönde oy veren devletlerin toplam AB nüfusunun % 65’ini teşkil etmesi gerekir. Buna “çifte çoğunluk koşulu” denmektedir. Bir kararı engellemek için en az 4 devletin olumsuz oy vermesi gerekir ki buna “blocking minority-engelleyebilecek azınlık” denmektedir.
Konsey, Komisyon’dan bir tasarı gelmeden karar alacak ise Konsey üyelerinin % 72’sinin oy vermesi gerekir ki 27 üye devletten 20’sinin o yönde oy vermesini gerektirir. Bunların da AB toplam nufusnun % 65’ini teşkil etmesi şarttır.
Avrupa Adalet Divanı’nda da (Court of Justice of the EU) sadece “üye devlet”, yargıç ve advocate general atayabilir. (Advocate General bizdeki bir tür Danıştay Kanun sözcüsü, AYM de raportör benzeri bir görev yapmaktadır.) Federe devlet, yargıç ve advocate general atayamaz, böyle bir yetkisi yoktur.
Avrupa Adalet Divanı’nda sadece üye devletler dava açma yetkisine sahiptir. Üye devletler dışında federe devletlerin dava açma yetkisi yoktur. Halbuki, en büyük garantiniz AB Adalet Divanı olacaktır deniyordu.
Avrupa Parlamentosu’nda 720 civarında parlamenterden altısı Kıbrıs’dan seçilecektir. Bunlardan ikisinin Türk olabileceği düşünülmektedir. Parlamentoda ulusal gruplar değil, siyasi gruplar teşkil olmaktadır. Yunanistan’ın 25 parlamenteri vardı. Yeni üyeler geldikten sonra bu sayı 21’e düşmesine rağmen her siyasi grupta Yunan parlamenter olacağından Kıbrıs’tan seçilecek 2 Kıbrıslı Türk üyenin etkili olması mümkün değildir.