1960’ta kişi başına gelir 500 doların altındaydı, küresel karbon emisyonları ise 17 gigaton civarındaydı. Bugün küresel ekonomi 111 trilyon doları aştı, yıllık emisyonlar 40 gigatonun üzerinde. Refah artarken atmosfer ağırlaşıyor. Peki, gezegeni ısıtmadan büyümek mümkün mü?
Dünya ekonomisi büyüyor. Küresel GSYH artıyor, ticaret genişliyor, yatırımlar sürüyor. Ama aynı anda başka bir grafik daha yukarı tırmanıyor: Karbon emisyonları.
1960 yılında küresel kişi başına düşen GSYH 500 doların biraz altındaydı. Aynı dönemde küresel karbon emisyonları yaklaşık 17 gigaton civarındaydı. 2024’e gelindiğinde ise reel ekonominin toplam büyüklüğü yaklaşık 111,1 trilyon dolar seviyesine ulaştı. Ancak bunun bir bedeli oldu. Yıllık karbon emisyonları 40 gigatonun üzerine çıkarak yeni bir rekor kırdı.
Bu tablo, bilim insanları ve ekonomistler için acil bir soruyu gündeme getiriyor: Gezegeni ısıtmadan büyümeye devam edebilir miyiz?
Dünya ekonomisinin geleneksel büyüme odaklı modeli, küresel ısınmanın hızlanmasına yol açan sera gazı emisyonlarını düşürmede yetersiz kalırken bilim insanları ve ekonomik düşünürler arasında giderek daha büyük bir tartışmanın merkezine yerleşti.
Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) büyümesinin hâlâ karbon salınımlarını artırdığı ve bu yüzden iklim krizinin derinleştiği uyarısı, The Guardian’da yayımlanan geniş kapsamlı bir analizde ön plana çıktı.
2024 verilerine göre, küresel kişi başına düşen GSYH tarihi zirvesine ulaşırken aynı yıl atmosferik karbon emisyonları da rekor seviyelere çıktı. Bu ikili artış, ekonomik büyüme ile çevresel sürdürülebilirlik arasındaki gerilimi bir kez daha gün yüzüne çıkardı. Birçok uzman, mevcut ekonomik modelin gezegenin sınırlarıyla çakıştığını ve bu model değişmezse iklim hedeflerine ulaşmanın imkânsız hâle gelebileceğini savunuyor.
GSYH gezegenin gerçek maliyetini görmezden geliyor
Küresel ekonomik sistemin temel ölçütü olarak kabul edilen GSYH, devletler ve uluslararası kurumlar tarafından refah ve başarı göstergesi olarak uzun yıllardır kullanılıyor. Ancak Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres, bu ölçütün “Gezegenin gerçek maliyetini” görmezden geldiğini belirterek dünyanın GSYH odaklı değerlendirmenin ötesine geçmesi gerektiğini vurguluyor. Guterres’e göre, sadece ekonomik büyümeye odaklanmak çevresel maliyetleri saklıyor ve bu durum iklim hedeflerini gerçekleştirmeyi engelliyor. Guterres’in ifadeleri, ekonomiden çevre bilimine, toplumdan politikaya kadar birçok alanda yeni tartışmaları tetiklemiş durumda.
“Post-Growth” düşüncesi
Ekonomistler arasında giderek daha fazla dile getirilen bir fikir, büyümenin tek başına refahı ölçmek için yeterli olmadığı yönünde. Bu düşünce, “post-growth” (büyümeden sonra) olarak bilinen alternatif ekonomi modellerini gündeme taşıyor. Bu yaklaşıma göre; ekonomik sistemin sadece üretim ve tüketim hacmini artırmak için değil, aynı zamanda çevresel denge ve insan refahını artırmak için yeniden tanımlanması gerekiyor. Post-growth düşüncesi, GSYH’nın yanı sıra çevresel ve sosyal göstergeleri de kapsayan yeni başarı ölçütlerini öne çıkarıyor. Örneğin Hollanda’nın “doughnut economics” modeli, sosyal ihtiyaçları karşılarken ekosistem sınırları içinde kalmayı hedefliyor. Yeni Zelanda gibi bazı ülkeler, “wellbeing budget” (refah bütçesi) adı verilen yeni bütçe yaklaşımlarını benimseyerek sadece ekonomik çıktılara değil, toplumsal refaha da odaklanıyor. Ancak bu modellerin uygulanması kolay değil. Post-growth savunucuları arasında bile görüş ayrılıkları var: Bazıları ekonominin fiziksel ölçeğini küçültmeyi savunurken (degrowth- küçülme), diğerleri sadece büyüme odaklı zihniyetin terk edilmesi gerektiğini söylüyor. Her iki durumda da ortak nokta, ekonomik sistemi çevresel sınırlar içinde yeniden şekillendirme ihtiyacı.
Yeşil büyüme yaklaşımı
Ekonomik büyümeden tamamen vazgeçmek istemeyen bazı uzmanlar, bunun yerine yeşil büyüme yaklaşımını savunuyor. Bu görüşe göre, yenilenebilir enerji, enerji verimliliği, temiz teknolojiler ve inovasyon sayesinde ekonomik büyüme ile karbon emisyonları ayrıştırılabilecek. Yani ekonomi büyürken çevre üzerindeki yük azalacak. Son yıllarda birçok gelişmiş ülke fosil yakıt kullanımını kısmaya, yenilenebilir enerji kapasitesini artırmaya ve düşük karbonlu teknolojilere yatırım yapmaya başladı. Uzmanlar bu tür başarıların “ayrıştırma” olarak adlandırılmasının yanıltıcı olabileceğini, ülkelerin sadece kendi sınırları içindeki emisyonlara bakmakla yetinmemesi ve ithal edilen ürünlerin karbon ayak izinin de hesaba katılması gerektiğini söylüyorlar.
Ekonomik modeller yeniden yazılıyor
Küresel ekonomi politikaları giderek daha fazla, sadece büyüme rakamlarına odaklanmak yerine çevresel ve toplumsal başarılara önem veren modelleri tartışıyor. Bazı uluslararası örgütler ve akademik çevreler, GSYH’nın yanına yeni refah, mutluluk ve sürdürülebilirlik ölçütleri eklemenin yollarını arıyorlar. Uzmanlar arasında ise “büyüme ile çevre arasındaki bağ tamamen koparılabilir mi?” sorusuna net bir yanıt bir türlü ortaya çıkmıyor. Yeşil büyüme savunucuları teknolojik ilerlemenin çözüm getireceğini savunurken, post-growth cepheleri daha radikal reformlar gerektiğini söylüyor. Ancak ortak görüş, mevcut ekonomik modelin sürdürülemez olduğu ve önemli bir dönüşüm gerektiği yönünde.
Türkiye bu resmin neresinde?
Türkiye gelişmekte olan bir ekonomi. Genç nüfus, üretim kapasitesi ve ihracat hedefleri var. Aynı zamanda enerji ithalatına bağımlı bir ülke. Bu tablo, büyüme ile karbon arasındaki gerilimi daha da hassas kılıyor.
- Enerji gerçeği: Türkiye’nin elektrik üretiminde yenilenebilir enerjinin payı son yıllarda artıyor. Rüzgâr ve güneş yatırımları dikkat çekici bir ivme yakaladı. Ancak toplam enerji tüketiminde fosil yakıtların ağırlığı hâlâ yüksek. Doğal gaz ve kömür, sistemin omurgasında. Bu durum iki risk yaratıyor: İklim ve dış ticaret açığı riski.
- AB ile ticaret ve SKDM: Avrupa Birliği’nin Karbon Sınırda Düzenleme Mekanizması (SKDM) Türkiye için kritik. İhracatın yaklaşık yarısı AB’ye yapılıyor. Karbon yoğun üretim yapan sektörler; çimento, demir-çelik, alüminyum, gübre, doğrudan etkilenecek.
- Sanayi ve verimlilik: Türkiye’de birçok şirket enerji verimliliği yatırımlarını hızlandırdı. Çatı GES projeleri, atık ısı geri kazanımı, elektrifikasyon yatırımları artıyor. Ancak KOBİ’lerin büyük kısmı hâlâ “nereden başlayacağını” bilmiyor. Finansman erişimi, teknik bilgi eksikliği ve regülasyon belirsizliği dönüşümü yavaşlatıyor. Oysa verimlilik artışı aynı zamanda maliyet düşüşü demek. Enerji yoğun sektörlerde bu, doğrudan rekabet avantajı anlamına geliyor.