Argüden Yönetişim Akademisi tarafından Türkçe’ye çevrilen OECD Regulatory Policy Outlook 2025 Raporu, devletlere “daha çok düzenleme değil, daha bütüncül, daha katılımcı ve ölçülebilir düzenleme” çağrısı yapıyor. Çünkü kamu, kendi aldığı kararların etkisini ölçmediği sürece, iyi yönetişim iddiası eksik kalıyor; kamu politikalarının “öğrenen sistemler” haline gelmesi zorlaşıyor.
Günümüzün hızla değişen politika ortamında, dijital ve yeşil dönüşümlerden kamu kurumlarına duyulan güvenin azalmasına kadar uzanan çok katmanlı bir tabloyla karşı karşıyayız. Bu koşullarda hükümetlerin, daha iyi sonuçlar üretebilmek için kapasitelerini ve kullandıkları araçları geliştirmeleri gerekiyor. Bunun önemli bir parçasını da ülkelerin nasıl düzenleme yaptıkları ve düzenleyici reformları nasıl hayata geçirdikleri oluşturuyor. OECD’nin bu yıl dördüncüsünü yayımladığı 2025 Regulatory Policy Outlook Raporu, düzenleyici uygulamalara küresel bir perspektif sunuyor.
OECD’nin düzenleyici politika ve yönetişim göstergelerinden elde edilen özgün verileri paylaşan rapor, hükümetlere insanlar, gezegen ve gelecek için daha iyi düzenleme yapmanın yol haritasını ortaya koyuyor ve yalnızca teknik bir kamu yönetimi metni değil, “yönetişim kalitesine dair güçlü bir uyarı” niteliği taşıyor.
Argüden Yönetişim Akademisi tarafından OECD raporu temel alınarak hazırlanan ve Akademik Kurul Üyesi Dr. Erkin Eğilmez tarafından Türkçe’ye kazandırılan “Kamu Düzenleme Kalitesi 2025” başlıklı yayın, bu raporun temel bulgularını, küresel eğilimlerini ve politika çıkarımlarını Türkiye bağlamında yeniden değerlendiriyor. Kamu Düzenleme Kalitesi 2025 yayını, politika yapıcılar, kamu yöneticileri, iş dünyası ve sivil toplum için reform önceliklerine ışık tutan önemli bir referans kaynağı olmayı amaçlıyor.
Argüden Yönetişim Akademisi Mütevelli Heyeti Başkanı Dr. Yılmaz Argüden, “Kamu karar ve uygulama kalitesi, doğrudan yaşam kalitesini etkiler, toplumun her kesiminin hayatına dokunur. OECD, bu alanda yürüttüğü çalışmalarla kamu karar ve uygulama kalitesini güçlendirmeye yönelik ilkeler geliştiriyor, bu ilkelerin ne ölçüde hayata geçirildiğini izliyor ve ilerlemeyi destekleyen ölçüm metodolojileri ile modeller sunuyor” yorumunu yapıyor.
OECD Kamu Yönetişiminde Düzenleme Politikaları Başkanı Anna Pietikäinen ise, “OECD Düzenleyici Politikalar Görünüm Raporu 2025, düzenleme kalitesinin kamuya duyulan güven, ekonomik dayanıklılık ve sürdürülebilir kalkınma açısından taşıdığı kritik önemi ortaya koyuyor. Paydaş katılımı, çeviklik ve kanıta dayalı karar alma ilkeleriyle şekillenen etkili düzenleyici çerçeveler, ülkelerin günümüzün karmaşık dönüşüm dinamiklerini güvenle ve sürdürülebilir biçimde yönetebilmesinin temelini oluşturuyor” diyor.
Düzenleme döngüsünde en zayıf halka: Etki ölçümü
Rapor, OECD genelinde kamu yönetimlerinin en temel açmazlarından birini açıkça ortaya koyuyor: Devletler karar alıyor, düzenleme yapıyor ama bu kararların gerçek hayatta neye yol açtığını sistematik biçimde ölçmüyor. OECD tarafından yayımlanan çalışma, “daha iyi düzenleme” başlığı altında yıllardır savunulan 12 ilkenin uygulamada neden karşılık bulamadığını verilerle gösteriyor ve şuna dikkat çekiyor: Düzenleme yapmak başlı başına bir başarı değil. Esas mesela, düzenlemenin etkisini ölçmek, hatta ölçebilecek kapasiteyi kurmak.
OECD’nin iREG (Indicators of Regulatory Policy and Governance) göstergeleri üzerinden yaptığı karşılaştırmalar, birçok ülkede düzenleyici etki analizinin ya hiç yapılmadığını ya da yalnızca “kağıt üzerinde” kaldığını ortaya koyuyor. Daha da çarpıcı olan ise şu: Düzenlemeler yürürlüğe girdikten sonra etki analizi yapılmaması, yani “bu karar gerçekten işe yaradı mı?” sorusunun sistematik olarak sorulmaması.
Bu durum kamu politikalarında ciddi bir kör nokta yaratıyor. Kamu otoriteleri, düzenlemelerin ekonomik maliyetini, toplumsal etkisini, çevresel sonuçlarını ya da bürokratik yükünü yeterince analiz etmeden yoluna devam ediyor. Sonuç: İyi niyetle yapılan düzenlemeler, sahada beklenmedik yan etkiler doğurabiliyor; bazıları ise yıllarca yürürlükte kalmasına rağmen hiçbir somut fayda üretmiyor. OECD’ye göre sorun yalnızca teknik değil; aynı zamanda kültürel ve yönetsel. Etki ölçümü, karar alma sürecinin doğal bir parçası olarak görülmediği sürece, düzenleme kalitesinde kalıcı bir iyileşme sağlanamıyor.
Şeffaflık ve katılım neden kritik?
OECD raporu, düzenleyici politikanın yalnızca teknik bir uzmanlık alanı olmadığını; demokrasi, güven ve hesap verebilirlik ile doğrudan ilişkili olduğunu vurguluyor. Etki değerlendirmesi yapılmayan, paydaş görüşleri sistematik biçimde alınmayan düzenlemeler, toplumda “keyfi karar” algısını güçlendirebiliyor. Argüden Yönetişim Akademisi Mütevelli Heyeti Başkanı Dr. Yılmaz Argüden’in ifade ettiği gibi, bu eksiklikler kamu politikalarının “öğrenen sistemler” haline gelmesini zorlaştırıyor.
Etkisi ölçülmeyen düzenlemelerin maliyeti de büyüyor
İklim politikalarından dijital dönüşüme, sanayi regülasyonlarından sosyal politikalara kadar her alanda daha karmaşık düzenlemelere ihtiyaç duyulan bir dönemdeyiz. Ancak karmaşıklık arttıkça, yanlış tasarlanan veya etkisi ölçülmeyen düzenlemelerin maliyeti de büyüyor. OECD’nin altını çizdiği temel risk şu: Etkisi ölçülmeyen kamu politikaları, zamanla verimsizliği kalıcı hale getiriyor. Bürokratik yük artıyor, kamu kaynakları etkin kullanılmıyor ve politika yapıcılar aynı hataları tekrar edebiliyor…
OECD’ye göre daha iyi düzenleme için 12 temel ilke
1- Etki analizi (RIA): Yeni bir düzenleme yapılmadan önce ekonomik, sosyal ve çevresel etkilerin sistematik olarak analiz edilmesi.
2- Uygulama sonrası etki analizi: Düzenleme yürürlüğe girdikten sonra “işe yarayıp yaramadığının” düzenli olarak ölçülmesi.
3- Paydaş katılımı: Vatandaşların, iş dünyasının ve ilgili tarafların karar alma sürecine erken ve anlamlı biçimde dahil edilmesi.
4- Şeffaflık: Düzenleme süreçlerinin açık, izlenebilir ve kamuoyuna hesap verebilir olması.
5- Orantılılık: Düzenlemenin hedeflenen sorunla orantılı olması; gereksiz bürokratik yük yaratmaması.
6- Tutarlılık ve politika uyumu: Farklı kurumlar tarafından yapılan düzenlemelerin birbiriyle çelişmemesi, bütüncül bir kamu politikası çerçevesi oluşturması.
7- Basitleştirme ve yük azaltma: Mevzuatın sadeleştirilmesi, idari yüklerin ve uyum maliyetlerinin azaltılması.
8- Çevik ve esnek düzenleme: Hızla değişen koşullara uyum sağlayabilecek, gerektiğinde güncellenebilen düzenleme tasarımlarının benimsenmesi.
9- Risk temelli yaklaşım: Kamu denetim ve düzenlemelerinin risk düzeyine göre şekillendirilmesi; her alana aynı yoğunlukta müdahale edilmemesi.
10- Etkili uygulama ve denetim: Düzenlemelerin kâğıt üzerinde kalmaması; sahada uygulanabilir ve denetlenebilir olması.
11- Uluslararası etki ve uyumun gözetilmesi: Ulusal düzenlemelerin sınır ötesi etkilerinin dikkate alınması ve uluslararası uyumun gözetilmesi.
12- Kurumsal kapasite ve yönetişim: Daha iyi düzenleme için kamu kurumlarında gerekli insan kaynağı, veri, araçlar ve yönetişim yapılarının oluşturulması.
Türkiye fotoğrafı: Çerçeve var, kapsam dar
OECD’nin Regulatory Policy Outlook 2025 raporundaki 12 ilke Türkiye perspektifinden okunduğunda, sorun “ilke yokluğu”ndan çok uygulama ve kapsama alanında yoğunlaşıyor. Rapora göre Türkiye’de kurumsal çerçeve, mevzuat altyapısı ve düzenleyici niyet beyanları mevcut. Ancak bu yapı, ölçüm, geri bildirim ve kapsayıcılık ile desteklenmediği için beklenen etkiyi üretemiyor. Özellikle beş başlık belirgin biçimde zayıf görünüyor:
1- Etki analizi: Türkiye’de düzenleyici etki analizi ağırlıklı olarak ikincil mevzuat (yönetmelikler) için uygulanıyor. Oysa ekonomik ve toplumsal etkisi en yüksek düzenlemeler çoğu zaman yasalar üzerinden geliyor. Bu alanın sistematik olarak değerlendirme dışında kalması, politika kalitesini sınırlayan temel bir açık.
2- Uygulama sonrası etki analizi: Raporun Türkiye için en kritik uyarılarından biri bu. Türkiye’de bir düzenleme yürürlüğe girdikten sonra, hedeflerine ulaşıp ulaşmadığını ölçen düzenli ve şeffaf bir mekanizma bulunmuyor. “Bu karar işe yaradı mı?” sorusu kurumsal olarak sorulmuyor.
3- Paydaş katılımı: Mevzuatta paydaş görüşü alma mekanizmaları bulunsa da, rapora göre bu süreçler çoğu zaman geç aşamada ve sınırlı etkiyle yürütülüyor. Katılım, kararları şekillendiren bir araçtan çok, prosedürel bir adım olarak kalabiliyor.
4- Şeffaflık: Türkiye’de düzenleme süreçleri kamuoyuna duyurulsa bile, alternatif politika seçeneklerinin neden elendiği, hangi etki analizlerinin yapıldığı gibi bilgiler çoğu zaman açık değil. Bu durum, hesap verebilirliği zayıflatıyor.
5- Sonuç odaklılık ve “öğrenen sistem” eksikliği: Belki de en yapısal sorun bu. Düzenlemelerden elde edilen geri bildirimlerin yeni politikalara sistematik biçimde yansıtıldığı bir öğrenme döngüsü oluşmuyor. Bu da aynı hataların tekrar edilmesine yol açıyor.
