Dr. İSMAİL ÖZTANIR - Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Arş. Gör.
2025 Nobel Ekonomi Ödülü, “yaratıcı yıkım yoluyla sürdürülebilir büyüme teorisi” üzerine çalışmaları nedeniyle Hollandalı Joel Mokyr, Fransız Philippe Aghion ve Kanadalı Peter Howitt'e verildi. İnovasyon odaklı olarak ekonomik büyümeyi açıklamaları bu bilim insanlarının ödülü kazanmasında etkili oldu. Peki, nedir yaratıcı yıkım? İnovasyonun sürdürülebilir büyümeye veya ülke ekonomilerinin sürdürebilirliğine etkisi ne ölçüde olabilir?
Yaratıcı yıkım (creative destruction), ekonomik büyüme ve teknolojik ilerlemenin, mevcut üretim yapıları ile firmaları yenileri lehine ortadan kaldırarak ilerlediğini savunan bir kavramdır. Kavram, özellikle Avusturyalı ekonomist ve sosyolog Joseph Schumpeter tarafından sistematik biçimde geliştirilmiş ve kapitalist anlayışın odağına konulmuştur (Caballero, 2008).
Joseph Schumpeter’e göre kapitalizm durağan bir denge sistemi değil, yenilik (innovation) tarafından sürekli sarsılan ve dönüştürülen bir süreçtir. Yeni teknolojiler, ürünler, üretim yöntemleri, pazarlar ve örgütlenme biçimleri ortaya çıktıkça, eski ve verimsiz olanlar rekabet baskısı altında tasfiye olur. Bu süreç, kısa vadede iş kayıpları ve firma iflasları yaratabilse de uzun vadede verimlilik artışı, maliyet düşüşü ve refah kazanımları üretir (Schumpeter, 1942). Bu bağlamda, iktisat literatüründe en fazla dikkat çeken yaklaşımlardan biri, ekonomik dönüşüm ve büyüme süreçlerinde girişimcilik ile inovasyonun üstlendiği role odaklanan çalışmalardır. Schumpeter’in iktisadi çözümlemelerinde girişimciler, inovasyonun hayata geçirilmesi ve kârın ortaya çıkmasının temel aktörleri olarak konumlandırılmakta; girişimcilerin ekonomik değişimi sağlarken sergiledikleri işlevler ve davranış biçimleri iktisadi büyüme analizlerinin merkezinde yer almaktadır. Schumpeter’e göre girişimci, gerçekleştirdiği yenilikler aracılığıyla mevcut dengeyi sarsmakta ve ekonomik değişim sürecini hızlandırmaktadır. Bununla birlikte inovasyon, teknolojik ilerlemenin temel kaynağı olarak değerlendirilmektedir. Schumpeter, ekonomik yapıyı içsel dinamiklerle dönüştüren, eskiyi ortadan kaldırıp sürekli olarak yeniyi ortaya çıkaran yenilikçi girişimcilerin “yaratıcı yıkım” sürecindeki belirleyici rolünü vurgulamış; bu süreci kapitalist sistemin sürekliliği açısından vazgeçilmez bir unsur olarak ele almıştır (Kitapçı, 2019).
Peki, inovasyon tam olarak nedir, basitçe yenilik diye tanımlamak uygun olur mu? Türkçede çoğunlukla “yenilik” kavramıyla ifade edilen inovasyon, kapsamı itibarıyla kesin ve tek bir tanıma indirgenememektedir. Kökeni Latincede “inovarre” sözcüğüne dayanan bu kavram, “yeni, farklı ve değişik” anlamlarını içermektedir. Ülkeler, mevcut ürünleri dönüştürerek, geliştirerek ya da tamamen yeni ürünler ortaya koyarak inovasyon faaliyetlerinde bulunmaktadır. Bu tür yenilikler çoğunlukla dijitalleşme, e-ticaret, teknolojik ilerlemeler ve internet kullanımının yaygınlaşması gibi alanlarda, değişen çağın gerekliliklerine uyum sağlama amacıyla gerçekleşmektedir. Bununla birlikte, her yeni unsur inovasyon olarak değerlendirilmemektedir. Bir uygulamanın inovasyon niteliği taşıyabilmesi için sosyal ve ekonomik açıdan katma değer üretmesi gerekmektedir. Başka bir ifadeyle, geliştirilen ürünün yeniliği ortaya koyan firmaya ekonomik kazanç, kullanıcılarına ise toplumsal fayda sağlaması beklenmektedir. İnovasyon, ulusal ve uluslararası ölçekte ekonomik sürdürülebilirliğin desteklenmesine katkı sunmakta; bireylerin refah düzeyini yükselterek kalkınma süreçlerini güçlendirmektedir. Firmalar açısından ise inovasyon, maliyetlerin azaltılması, pazar payının genişletilmesi, rekabet avantajı elde edilmesi, verimliliğin artırılması, yeni pazarlara erişimin kolaylaştırılması, ürün kalitesinin yükseltilmesi ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi gibi çok yönlü faydalar sağlamaktadır (Adıyaman ve Hayaloğlu, 2020).
Tüm bu değerlendirmeler ışığında, Türkiye açısından asıl soru şudur: Değişen dünya düzeninde rekabet gücümüzü nasıl koruyacak ve artıracağız? Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerle yarışabilmek, sürdürülebilir ve dengeli bir büyüme patikasına girebilmek ve nihayetinde vatandaşların refah düzeyini yükseltebilmek için “yaratıcı yıkım” anlayışının yalnızca teoride kalmaması gerekiyor. Bu yaklaşımın; kamu politikalarından özel sektör stratejilerine, eğitim sisteminden kamu kurumlarının işleyişine kadar sistemli ve süreklilik arz eden bir biçimde benimsenmesi büyük önem taşıyor. Aksi takdirde, küresel rekabette geri düşmek bir yana, mevcut refah seviyesini korumak dahi giderek zorlaşacaktır.
Dünya ekonomisi durmaksızın değişiyor; inovasyon ise bu dönüşümün en güçlü itici unsurlarından biri olarak öne çıkıyor. Yakın geçmişe kadar Türkiye ile benzer gelişmişlik düzeyinde değerlendirilen Güney Kore ve Tayvan, inovasyon ve Ar-Ge temelli yüksek teknoloji üretimine verdikleri önem sayesinde kısa sürede gelişmiş ülkeler ligine yükselmeyi başardı. Singapur da eğitim, teknoloji ve yenilik odaklı kalkınma modeliyle Türkiye için sıkça dile getirilen bir başka dikkat çekici örnek konumunda.
Benzer şekilde, dünyanın yeni süper güç adaylarından biri olarak gösterilen Çin, yaklaşık yirmi yıl önce Dünya Ticaret Örgütü’ne katılmasının ardından küresel üretim merkezi hâline geldi. Son yıllarda ise yalnızca düşük maliyetli üretimle değil, yüksek teknoloji ürünleriyle de gelişmiş ülkelerin bilgi ve teknoloji üstünlüğünü zorlamaya başladı. Nüfus büyüklüğüne rağmen kişi başına gelirini yaklaşık 14 bin dolar seviyesine taşıması, sürekli üretim, teknoloji transferi ve inovasyonun ne denli belirleyici olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Öte yandan OECD üyesi bazı Güney Amerika, Pasifik ve Doğu Avrupa ülkeleri de satın alma gücü ve kişi başına düşen milli gelir açısından kayda değer bir seviyeye ulaşmış durumda.
Tüm bu örnekler, Türkiye’nin de benzer bir sıçrama yapabilmesi için yenilikçi düşünceyi, risk almayı ve dönüşümü teşvik eden bir ekonomik ve kurumsal iklime ihtiyaç duyduğunu gösteriyor. Yaratıcı yıkımı doğru okuyan ve yöneten ülkeler, yalnızca bugünün değil, yarının dünyasında da söz sahibi olmayı başarıyor.
Türkiye’nin son yıllarda savunma sanayi ve otomotiv gibi stratejik alanlarda attığı başarılı adımlar, yalnızca ekonomik kazanımlar üretmekle kalmıyor; aynı zamanda ülkemizin uluslararası itibarını da güçlendiriyor. Ancak bu başarıların kalıcı olabilmesi için yaratıcı yıkım ve inovasyon anlayışının, sahip olduğumuz karşılaştırmalı üstünlüklerle sınırlı kalmadan çok daha geniş bir sektör yelpazesine yayılması gerekiyor. Özellikle girişimcilerin ve kuluçka firmaların önünün açılması, bu yapıların doğru danışmanlık ve yönlendirmelerle ekonomiye etkin biçimde dahil edilmesi, sürdürülebilir büyüme ve toplumsal refah açısından hayati bir rol oynuyor. Genç nüfusta dikkat çeken işsizlik oranı bir yandan ciddi bir sosyal risk barındırırken, diğer yandan doğru politikalarla değerlendirildiğinde büyük bir potansiyele işaret ediyor.
Bu noktada yaratıcı yıkım düşüncesinin yalnızca ekonomi çevrelerinde değil, küçük yaşlardan itibaren toplumun tüm kesimlerinde benimsenmesi kritik önem taşıyor. Genç kuşakların araştırma yapma, dünyadaki gelişmeleri izleme ve proje üretme becerilerinin geliştirilmesi; teknoloji atölyeleri ve uygulamalı eğitim modelleriyle desteklenmesi artık bir tercih değil, zorunluluk hâline gelmiş durumda. Gerçek anlamda inovasyon ancak bu zihinsel dönüşümle mümkün olabilir ve bu dönüşümün somut sonuçları, Türkiye’nin modern dünyadaki yerini belirleyecektir.
Bugünün dünyasında yalnızca teknolojiyi kullanan değil, onu üreten ve ihraç eden ülkeler söz sahibi oluyor. Türkiye’nin de hızla ve planlı biçimde bu yönde ilerlemesi gerekiyor. Özellikle çocuklar ve gençler için, telefon ve tablet gibi ağırlıklı olarak tüketim odaklı teknolojiler yerine bilgisayar kullanımı, yazılım bilgisi ve yapay zekâ okuryazarlığını merkeze alan bir yönlendirme büyük önem taşıyor.
Ekonomik kalkınma sağlanmadan, Mustafa Kemal Atatürk’ün işaret ettiği daha müreffeh bir Türkiye hedefine ulaşmak mümkün değil. Yıllar önce Joseph Schumpeter’in vurguladığı ve günümüzde küresel ölçekte Nobel Ekonomi ödülüyle yeniden hatırlanan inovasyon gerçeğinin, Türkiye’nin ekonomik sisteminin temel sütunlarından biri hâline getirilmesi artık kaçınılmaz. Rekabet gücü yüksek, sürdürülebilir biçimde büyüyen ve gençlerine umut vadeden bir Türkiye; ancak yaratıcı yıkıma dayanan, süreklilik arz eden ve dünyada karşılık bulan inovasyon hamleleriyle mümkün olabilir. Kısacası, inovasyonu merkeze almayan hiçbir toplumun, modern dünyanın gereklerine uyum sağlayan ve sürdürülebilir bir geleceği inşa etmesi mümkün görünmemektedir.
Kaynakça
Adıyaman, G., & Hayaloğlu, P. (2020). Gelişmekte olan ülkelerde inovasyonun sürdürülebilir büyüme ve kalkınmaya etkisi. Karadeniz Ekonomi Araştırmaları Dergisi, 1(2), 113-128.
Caballero, R. J. (2008). Creative destruction. In The new Palgrave dictionary of economics (pp. 1-5). Palgrave Macmillan, London.
Kitapcı, İ. (2019). Joseph Schumpeter’in girişimcilik ve inovasyon anlayışı: yaratıcı yıkım kavramı ve geçmişten günümüze yansımaları. Uygulamalı Ekonomi ve Sosyal Bilimler Dergisi, 1(2), 54-74.
Schumpeter, J. A. (1942). Capitalism, Socialism and Democracy. New York: Harper & Brothers.