Görünen o ki Washington, İran’ı tamamen sistem dışına itmek yerine kontrollü biçimde yeniden küresel ekonomiye entegre etmenin yollarını arıyor. ABD Başkanı sıfatını taşırken bile işadamı olduğunu hiç unutmayan Trump, bunu yaparken de, “yatırım fonundan” Amerikalı girişimcilerin yararlanmasının önünü açmaya çalışıyor.
Bir tarafta ABD ile İran arasında savaşın ardından şekillenmeye başlayan yeni müzakere süreci, diğer tarafta Suriye’nin kendisini bölgesel ticaret ve enerji koridorlarının merkezine yerleştirme çabası, bir başka tarafta ise ABD ile İsrail arasında benzeri görülmemiş ölçüde derinleşen savunma ve teknoloji iş birliği…
Orta Doğu’da son aylarda yaşanan gelişmeler ilk bakışta birbirinden bağımsız krizler ve diplomatik girişimler gibi görünse de, aslında hepsi bir bütünün parçası. Ortadoğu’nun ekonomik, askeri ve jeopolitik altyapısı yeniden tasarlanıyor.
ABD ile İran arasında görüşülmekte olan uzlaşma taslağının en önemli maddesini Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması oluşturuyor. Taslağa göre İran, boğazdaki mayınları temizleyecek, ticari geçişleri yeniden serbest bırakacak ve nükleer programına ilişkin yeni müzakerelere başlayacak. Buna karşılık ABD yönetimi de yaptırımların kademeli olarak hafifletilmesi, dondurulmuş İran varlıklarının serbest bırakılması ve İran ekonomisine yönelik büyük çaplı bir yatırım mekanizmasının oluşturulması yönünde adımlar atacak.
ABD’nin vaatleri arasında bulunan İran’a yönelik 300 milyar dolarlık yatırım fonu tartışmaları özellikle dikkat çekici. İran bunu kendi iç kamuoyuna savaş tazminatına benzer bir mekanizma olarak sunarken, ABD tarafı “uluslararası yatırım fonu” tanımını tercih ediyor. Görünen o ki Washington, İran’ı tamamen sistem dışına itmek yerine kontrollü biçimde yeniden küresel ekonomiye entegre etmenin yollarını arıyor. ABD Başkanı sıfatını taşırken bile işadamı olduğunu hiç unutmayan Trump, bunu yaparken de, o “yatırım fonundan” Amerikalı girişimcilerin -özellikle de kendisine yakın duran isimlerin- yararlanmasının önünü açmaya çalışıyor.
Koridorlar savaşı ve Suriye’ye yeni rol
İran savaşı ve Hürmüz Boğazı krizi, dünyanın enerji ve ticaret sisteminin ne kadar kırılgan olduğunu da ortaya çıkardı. Küresel petrol ticaretinin yaklaşık dörtte biri, LNG ticaretinin ise beşte biri Hürmüz’den geçiyor. Boğazın kapanması sadece enerji piyasalarını değil, Körfez ülkelerinin gıda güvenliğini bile tehdit etti. Bu nedenle artık tartışılan konu sadece Hürmüz’ün yeniden açılması değil. Asıl soru, dünyanın Hürmüz’e olan bağımlılığını nasıl azaltacağı.
Tam bu noktada Suriye’nin giderek daha çok öne çıkmakta olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Eskinin teröristi, şimdinin “devlet başkanı” Colani/Ahmed Şara yönetimi, son bir yıldır Suriye’yi bir çatışma sahası olmaktan çıkarıp bölgesel bir bağlantı merkezine dönüştürmeye çalışıyor. Şam’ın yeniden gündeme getirdiği “Dört Deniz Projesi”, Akdeniz, Karadeniz, Hazar Denizi ve Basra Körfezi’ni birbirine bağlayacak kara ve enerji koridorları öngörüyor.
Bu vizyonun gerçekleşmesi kısa vadede pek mümkün görünmese de dikkat çekici olan şey, bölgesel aktörlerin bu fikri giderek daha ciddi biçimde değerlendirmeye başlaması. Türkiye’nin Ermenistan’la ticaret kısıtlamalarını kaldırmasını, Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’nin Şam ziyaretini, Körfez ülkelerinin Suriye’ye yönelik yatırım ilgisini ve Avrupa’nın enerji güvenliği arayışlarını aynı stratejik resmin parçaları olarak okumak mümkün.
Washington’ın ikili stratejisi; İsrail’le iki devlet, tek ordu...
Bütün bu gelişmeler yaşanırken ABD’nin aynı anda iki farklı eksende hareket ettiği ortada;
Bir tarafta Washington, İran’la kontrollü bir normalleşme süreci başlatmaya çalışıyor. Amaç İran’ı tamamen sistem dışına itmekten çok, bölgesel istikrarı tehdit etmeyecek bir çerçeve içinde tutmak. Hürmüz’ün açılması, petrol akışının yeniden başlaması ve ekonomik baskının kısmen azaltılması bu stratejinin parçaları.
Diğer tarafta ise ABD, İsrail’le ilişkilerini daha önce görülmemiş ölçüde kurumsallaştırıyor. Kongre’de görüşülen 2027 Savunma Yetkilendirme Yasası’nın 224’üncü maddesi, iki ülke arasında yeni bir “Savunma Teknolojileri İşbirliği Girişimi” kurulmasını öngörüyor.
Tasarı füze savunma sistemlerinden yapay zekâ destekli platformlara, elektronik harp teknolojilerinden siber güvenlik altyapılarına kadar geniş bir iş birliği alanı oluşturuyor. Resmi olarak “orduların birleşmesi” olarak tanımlanmasa da, ortaya çıkacak yapının ABD ile İsrail arasındaki savunma entegrasyonunu tarihte görülmemiş bir seviyeye taşıyacağı açık.
Bu durum aynı zamanda İsrail Başbakanı Netanyahu’nun son dönemde yaptığı dikkat çekici açıklamaları da anlamlı hale getiriyor. İsrail’in yıllık 3,8 milyar dolarlık Amerikan askeri yardımına artık ihtiyaç duymadığını söylemesi ilk bakışta şaşırtıcı görünse de, Washington ile Tel Aviv arasında kurulan yeni mekanizma düşünüldüğünde farklı bir tablo ortaya çıkıyor. Doğrudan yardımın azalması, savunma sanayii ve teknoloji alanındaki çok daha büyük ölçekli ortaklıklarla telafi edilmeye çalışılıyor olabilir.
Bu nedenle Washington’ın bölgesel stratejisi artık sadece müttefiklerini desteklemekten ibaret değil. ABD, bir taraftan İsrail merkezli yeni bir güvenlik mimarisi kurarken diğer taraftan İran, Suriye ve Körfez ülkelerini içine alan yeni ekonomik koridorları destekliyor.
Kafkasya da denkleme giriyor
Orta Doğu’daki koridor rekabetinin bir uzantısı da Güney Kafkasya’da yaşanıyor. Ermenistan’da 7 Haziran seçimleri öncesinde ülkenin jeopolitik yönelimi yeniden tartışma konusu olurken, Rusya ve Avrasya Ekonomik Birliği üyeleri Erivan üzerindeki baskıyı artırmış durumda. Moskova, Ermenistan’ın Avrupa Birliği standartlarına yönelmesinin Avrasya Ekonomik Birliği üyeliğiyle bağdaşmayacağını savunurken, ABD ise tam tersine Ermenistan’ı Batı merkezli yeni ulaşım ve ticaret ağlarına entegre etmeye çalışıyor.
Bu çerçevede Washington ile Erivan arasında geçen hafta imzalanan yeni stratejik ortaklık anlaşması dikkat çekici. Kritik mineraller, altyapı yatırımları ve Ermenistan-Azerbaycan normalleşme sürecini destekleyen projeleri içeren anlaşma, Güney Kafkasya’nın Avrupa, Karadeniz ve Orta Asya arasında yeni bir bağlantı koridoru olarak görüldüğünü ortaya koyuyor. Son dönemde Türkiye’nin Ermenistan’a yönelik ticaret kısıtlamalarını kaldırmasını ve sınırların açılmasına yönelik hazırlıkların hızlanmasını da bu daha geniş jeopolitik tablonun parçaları arasında değerlendirmek mümkün.
Washington belli ki Ermenistan üzerinden Hazar, Karadeniz ve Avrupa’yı birbirine bağlayacak yeni ulaşım hatlarını destekleyerek Rusya’nın bölgesel ağırlığını dengeleme arayışında. Böylece Hürmüz’den Şam’a uzanan yeni koridor tartışmaları, Kafkasya’da da farklı bir cephe açmış durumda.
Türkiye’nin konumu kritik
Bu denklemin önemli aktörlerinden biri de Türkiye. Ankara, Suriye’nin yeniden inşası, Irak üzerinden uzanan enerji hatları ve Kafkasya bağlantıları konusundaki rolü nedeniyle Washington’ın bölgesel hesaplarında merkezi bir konuma yerleşmiş durumda. Tom Barrack’ın Suriye Özel Temsilciliği görevinden ayrılmasına rağmen Suriye ve Irak dosyalarının koordinasyonunda etkili olmaya devam edecek olması da bunun göstergelerinden biri.
Orta Doğu’nun yeni rekabeti artık sadece sınırlar veya askeri güç üzerinden yürümüyor. Asıl mücadele, Asya’dan Avrupa’ya uzanan enerji akışını, ticaret yollarını, veri koridorlarını ve teknolojik alt yapıyı kimin kontrol edeceği üzerinde şekilleniyor. Hürmüz’den Şam’a, Tel Aviv’den Ankara’ya ve Erivan’a uzanan yeni jeopolitik hikâye de tam olarak burada başlıyor.
Barrack’ın ünvanı gitti, etkisi bitmedi
ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın Suriye Özel Temsilciliği görevinin sona erdirilmesi ilk anda Washington’ın Suriye politikasında yeni bir döneme girildiği izlenimi yaratmıştı. Ancak ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun, Barrack’ın Suriye ve Irak dosyalarında aktif rol oynamaya devam edeceğini, üstelik bir değil, iki ayrı sosyal medya paylaşımıyla açıklaması, bunun bir politika değişikliğinden çok görev tanımındaki bir düzenleme olduğunu gösteriyor.
Kararın satır aralarında üç önemli mesaj var: Birincisi, ABD’nin Suriye’ye yönelik temel yaklaşımında kayda değer bir değişiklik bulunmuyor. İkincisi, Washington artık Suriye dosyasını özel temsilcilikler yerine daha geleneksel diplomatik kanallar üzerinden yürütmek istiyor. Bu durum, ABD’nin Şam’daki diplomatik varlığının zamanla güçlendirilmesinin önünü açabilir. Üçüncü ve belki de Ankara açısından en dikkat çekici mesaj ise Barrack’ın Ankara Büyükelçisi sıfatıyla Suriye ve Irak dosyalarında etkisinin devam edecek olması. Bu da, ABD’nin bölge politikasında Türkiye’yi önemli bir koordinasyon ortağı olarak görmeyi sürdürdüğüne işaret ediyor.
