Pazartesi açıklanan ve tesadüfen geçen ayki enflasyonla tamı tamına aynı olan %1.84’lik aylık TÜFE rakamıyla birlikte 12 aylık enflasyon da %29.73 ile 57 ay sonra 30 değerinin altına gerilemiş oldu. Detaylara baktığımızda, en büyük etkinin her ay artmasını kanıksadığımız gıda fiyatlarının bu ay çok az da olsa düşüş göstermesinden kaynaklandığı görülüyor. (Eylül 2025’te gıda fiyat artışı %4.6 idi, bu eylülde ise %0.2 azalış gördük.) Gıdada tabii ki hava durumlarının etkisi çok büyük. Bu sene iyi yağışlarla birlikte mahsul artışı yaşadık. Ancak, yılın geri kalan aylarında özellikle motorin fiyatlarındaki artışa bağlı olarak gıda fiyatlarında da artışlar görülebilir. Genel endeks verilerine baktığımızda da, geçen senenin özellikle son 2 ayında oldukça düşük aylık oranlar görüyoruz (%0.87 ve %0.89). Bu sene bu düşük oranların tekrarlanmaması durumunda, 12 aylık TÜFE’de yeniden bir yukarı tırmanma göreceğiz. Sene sonunda enflasyonun tekrar 30’un üstüne çıkma ihtimali var.
Kısacası, gelen enflasyon verilerinin enflasyonun ana eğiliminde henüz “kalıcı” bir düşüşe işaret ettiğini düşünmüyorum. Öte yandan, faiz indirimlerinin başlaması gerektiği için öne sürülen diğer bir iddia ise finansal piyasalarda yaşanan kriz ile birlikte hane halklarının tüketim talebinde bir düşüş yaşanacağı, ve hesapta olmayan bu soğumanın Merkez Bankası’nın faizleri düşürme konusunda elini güçlendirdiği iddiası. Genel olarak bu görüşe katılmak ile birlikte, yapılacak olan 100 baz puanlık bir indirimin sıkışmış olan piyasayı yeteri kadar rahatlatacağı görüşünde değilim. İndirimlerin etkili olması için daha yüksek oranlarda olması lazım. Ancak, sıcak para girişlerine ve yurtiçindeki dolarizasyon eğilimlerine çok duyarlı olan bir merkez bankasının dünyada faizlerin arttığı ve Türkiye’nin de fon skandalıyla birlikte uluslararası yatırımcılar gözünde kırılganlığının arttığı bir ortamda böyle bir aksiyon alması imkansız. Bu durum bir anlamda yürütülmeye çalışılan ekonomi politikasının limitlerini de net bir şekilde gösteriyor. Sadece kurları piyasa faizlerinin altında bir oranda artırmaya dayalı olan bir dezenflasyon politikası yürüterek esasen para politikasının bağımsızlığını da feda etmiş oluyorsunuz. (Öte yandan, bahsettiğim kırılganlık noktalarında henüz önemli bir baskı oluşmuş değil. Döviz rezervlerinde bir miktar azalma söz konusu ama alarm verici boyutlarda değil.)
Fon krizi ve bununla birlikte tasfiyeye alınan ve alım-satıma kapatılan fonların hane halklarının ve aynı zamanda pek çok şirketin de varlık değerlerini erittiğini ve nakit akışlarını bozduğunu söyleyebiliriz. Bu bozulmanın miktarını bulmak çok kolay değil. Şu an itibarıyle tasfiye kapsamındaki 131 fonda 650 milyar TL, işleme kapalı fonlarda ise 100 milyar TL gibi bir varlık olduğu görülüyor. Ancak bunların bir miktarı son ana kadar şişirilmeye devam eden hisse fiyatları nedeniyle oluşan fiktif değerler. Diğer bir ifadeyle yatırımcı 100 TL ana para koymuş ise, ve bu ana para bir ayda 150 TL olmuş ise, bu yatırımcının değer kazancının 50 TL olduğu anlamına gelmez. (Zaten tasfiye sürecinde ana para artı enflasyon farkı verilmesi kararlaştırılmış durumda.)
Değer kayıpları sadece bununla da kalmıyor. BİST’in genelinde de büyük düşüş yaşanmış durumda. Yatırımcılar hisse senedi piyasasına sadece hisse fonu alarak girmiyorlar. Önemli bir çoğunluğu doğrudan hisse alıyor. Mayıs sonunda yaklaşık 9 trilyon TL olan borsada işlem gören şirketlerin halka açık piyasa değeri 2 Ekim’de 7.5 trilyona düşmüş durumda. Bireysel yatırımcıların borsadaki payları yaklaşık %60 civarındadır. Buradan hareketle, bireysellerin hisse senedi varlıklarında 1 trilyon TL’ye yakın bir düşüş olduğunu söyleyebiliriz. Ancak, bu düşüş ekonomideki genel tüketim talebinin de bu miktarda düştüğü anlamına gelmez. Bu etkinin %3-5 civarında olduğu hesaplanmakta.
Özellikle para piyasası fonlarında sıkışmış paraların ödemelerinin süratle yapılması şart. Aksi takdirde burada parası bağlanmış olan bireyler ve şirketler piyasaya olan ödemelerini de aksatacak, ve bu da etkinin katlanarak artmasına yol açacaktır. (PPF’ler likit oldukları düşüncesiyle sadece bireyler değil, gittikçe artan oranda şirketler tarafından da atıl varlıkları günlük olarak değerlendirme ve net nakit çıkışı gerektiren günlerde bozdurarak nakit sağlama şeklinde kullanılıyordu.)
Sonuçta, zaten durgunluğa girmekte olan ekonomide fon krizinin de ek bir soğutucu etkisi mutlaka olacaktır. Ancak, MB’nın faiz politikası anlamında yapacakları oldukça sınırlı.