Büyük değişim ve dönüşümler, büyük tehlikeler kadar büyük fırsatlar da yaratır. Dünya genelinde yaşanan büyük dönüşümde değer yaratma zincirinde doğru konumlanarak saygın bir toplum olmayı sürdürmek istiyorsak, zayıf yönlerimizi hızla tasfiye etmeliyiz.
İnsanlık tarihinin değişmez sorunlarından biri de “güçlerin yükselişi ve çöküşü” gerçeğidir. Güçler etki alanı genişledikçe “baskın güç” olma eğilimi de güç kazanır. Baskın güç alan genişlettikçe egemenlik kurulan kitlelerin farklılıkları artar; katmanlaşmalar oluşur ve iç ayrışmalar şiddetlenir; önce zihinsel planda “hakkı yenmişlik” duygusu yakın arkadaşlardan başlayarak yayılır; sonunda “ortak isteğe” dönüşür; kendi “lider kadrolarını” yaratır; iç koşullar oluşup, dış koşullardaki gelişmeler de “destekleyici etki” yaratırsa topluluk ya da toplumlarda yeni arayışın yaşama taşınması eylemlere; uygulamalara; çoğu zaman çatışmalara da dönüşür. Bir önceki “normal koşullar” altüst oluşlar yaşar; toplumsal ilişkilerde çözülmeler hızlanır; ama yeniden örülme süreçleri de kaçınılmaz olarak “yeni normal” arama yolculuğunda yol arkadaşlarını artırmak için çabalar.
Ayşe Zarakol’un Koç Üniversitesi Yayınları arasında çıkan “Yenilgiden sonra/ Doğu Batı ile Yaşamayı Nasıl Öğrendi” kitabı, uluslararası siyaset bağlamında, toplumlarda normal koşulları tanımlayan standartlar, lekelilik, yerleşikler- dışardakiler, kendini savunma pozisyonları gibi oluşumlarda “kuramsal çerçeve” sunulduktan sonra Türkiye, Japonya ve Rusya örnekleriyle tarihsel saha gözlemleriyle kanıtlar üretir.
İÇERDEKİ GÜCÜN ETKİSİ
Ülkemiz ve insanımız odağından baktığımızda, Kurtuluş Savaşı önderlerini motive eden temel gücün ne olduğunu siyaset biliminin iki temel kuramsal çerçevesiyle bakabiliriz: Birisi “sopa-kalkan”, diğeri de “lekeli” olma. Sopa-kalkan ilkesi, bir güç çevresine baskı yaptıkça zayıf olanların iki sopaya bir tahta çıkarak kalkanla kendini savunması, savunmaya geçenlerin çoğalarak egemen gücü yıkmasını anlatır. Siyaset bilimi üzerine yapılmış çok sayıda araştırma, sopa- kalkan ilkesinin aşiretler, topluluklar ve toplumsal örgütlenmeler düzeyinde geçerli olduğunun kanıtlarını sunar. Osmanlı’nın gerileme ve çöküş sürecinde dış güçlerin sürekli baskıları karşısında, toplum önderlerinin kalkan oluşturma çabalarını düşünceden eyleme taşınmasını gözlemleriz. Mustafa Kemal ve arkadaşlarını, onların arkasında yer alan örgütlenmiş güçlerin arayışlarını besleyen etkenlerden biri, imparatorluğun sürekli hırpalanması, toprak kayıpları, imparatorluk topraklarında ulus devletlerin kurulmasıdır. Yönetici elitlerde tedirginliği artırdıkça, kurtuluş ve yeniden ulusu inşa etmenin yol ve yöntemlerini de arayan “iç güçleri” oluşturmuş; yazılı ya da sözlü bir “kurtuluş yol ve yöntemleri” hakkında düşünce birliği de yaratmıştır. Büyük bir imparatorluğun parçalanması, imparatorluk bünyesindeki etnik grupların ulus devletlere dönüşmesi elitleri “lekeli” hale getirmiştir. Burada “lekeli olma” kuramı hakkında ayrıntılı bilgi veremeyiz; dileyen Zarakol’un çalışmalarında kuramın dayandığı varsayımları, sahayla ilgili meta analizleri inceleyerek ayrıntı bilgisine erişebilir.
Bizim çıkardığımız sonucu şöyle özetleyebiliriz: Osmanlı İmparatorluğunun en uzun yüzyılında imparatorluk düzeninin değişmesine, Batı’nın belirleyici gücüne karşı direnen ve kendi yeni normalini yaratacak olan düşünceler yayılmış ve bir “iç güç tabanı” oluşmuştur.
Bu yazınının dayandığı temel varsa yım şöyledir: Bir toplumda iç birlik yaratma - zihni anlamda- eğilimi oluşur; iç güç yaratılırsa, dış gücün büyüklüğü ve kaba gücünün baskınlığı ne olursa olsun onu yenemez.
MUSTAFA KEMAL’DEN HO AMCA’YA
olan 19 Mayıs günüyle ilgili birikimin, içerde yaratılacak gücün dış güçler tarafından yenilemeyeceğinı kanıtlar.
Stephen M. Walt’ın “Büyük güç’ü iç koşullar belirliyor” başlıklı makalesi, iç gücün belirleyici rolünü tarihte çok sayıdaki örneğiyle kanıtlamaya çalışır. Türkiye Cumhuriyeti de o örneklerden biridir; en önemlisidir.
Bir güç kendine sınır çizmezse, kullanılma zamanı iyi belirlenmezse, güç kullanıldıktan sonra kullanıcısına nasıl geri döneceği hesaplanmazsa sopa-kalkan ilkesi işler hale gelir. Lekelenmiş ve ezilmiş toplumlar iç gücünü artırarak direnme potansiyeli yaratır.
Anadolu’nun Kurtuluş Savaşı’nı finanse edecek maddi gücü, ülkeyi işgal etmeye kalkan devletlerin gücüyle karşılaştırılamayacak kadar zayıftı. Aynı şekilde Vietnam’ı işgal eden Fransa ve daha sonra ABD’nın kaba güçleri de Vietnam’ın maddi gücünü fersah fersah aşıyordu.
Mustafa Kemal, Büyük Zafer öncesinde İsmet Paşa’dan cepheye katılanların sayısının, cepheden firar edenlerden, birkaç kat fazla olduğunu öğrenince; iç gücün değerini bilen bir kurmay olarak, “Biz bu savaşı kazandık!” demiş; alınan sonuçla da bu düşüncesi kanıtlanmıştı.
Vietnam’da Ho Şi Minh ve General Giap da, Dien Bien Phu’da Fransızlar’ı, Saygon yakınlarında ABD güçlerini yenmelerini yurttaşlarının zihinlerinde oluşan “kuruluş iradesinin gücüne” dayandırıyordu.
Türkiye Cumhuriyeti, yeni bir 100 yıla doğru ilerlerken “iç gücün” sopa-kalkan ve lekelilik koşullarında daha kolay; dış güçlerin gerçek niyetlerinin saklandığı koşullarda daha zor ve özen gerektirdiğini hepimiz bilmeliyiz. Toplumsal ilişkilerde içeride ayrışma ve düşmanlıklar yaratarak; dış güçlerin örtük niyetlerine fırsat oluşturacak boşluklar yaratmamak hayati önemde bir toplumsal sorundur.
Mustafa Kemal ve Ho Amca’nın gösterdiği liderliği gösterecek liderlerin arkasından gitmek için yurttaşlar olarak da sorumluluklarımız vardır. İç gücü oluşturacak, olgunlaştıracak ve çoğaltacak olan yollardan sapanların karşısında durmayı becerirsek; gelecek nesillere borcumuzu ödemiş oluruz.
İÇ TARTIŞMALARI SAPTIRAN ETKENLER
Büyük değişim ve dönüşümler, büyük tehlikeler kadar büyük fırsatlar da yaratır. Dünya genelinde yaşanan büyük dönüşümde değer yaratma zincirinde doğru konumlanarak saygın bir toplum olmayı sürdürmek istiyorsak, zayıf yönlerimizi hızla tasfiye etmeliyiz.
Birincisi, “envanter, veri, net bilgi” konusunda uluslararası toplumların hiç birinden geride kalmamalıyız. Bugünü, 19 Mayıs 1919 günü Samsun’a çıkan liderlerin ve onların arkasındaki gücü oluşturan toplumun bütün katmanlarında yaygın ve derin düşünceyi; yeni bir ülke inşa etme vizyonunu canlı ve diri tutmalıyız. Günün koşullarını iyi değerlendirmeli, vizyon ve misyonumuzu belirlemeli, küçük çıkarlara büyük amaçları feda etmemeliyiz. Kurulmakta olan yeni dünya düzeninde onurlu bir yer edinmenin gerek şartı olan sorgulama merakımızı diri tutarak, veriye dayalı akıl yürütmenin önündeki en küçük engeli bile kaldırarak, belirsiz bir çağda bilinmezlerle yüzleşme özgüvenimizi güçlendirerek ilerleme idealinden asla vazgeçmemeliyiz.
İkincisi, kurumları var eden ve etkili kılanın ilkeler ve kurallar olduğunu bilerek; kurumların gelişmenin ardındaki en önemli gücü oluşturduğunu içselleştirerek; kurumları aşındıran tutum ve davranışlara asla izin vermemeliyiz. İlke, kural ve yasa kadar, kurumların içine hayat katacak olan liyakatli insan konusunu kendimizin, çocuklarımızın ve gelecek nesillerin hakkını kimseye yedirmemeliyiz. Kurumların rasyonel otorite haline gelmelerini engelleyen etkenlerle mücadeleyi sürdürmeliyiz.
Üçüncüsü, asimetrik koşullar yaratan büyük dönüşümde kaynaklarımızı etkin ve verimli değerlendirmemizin araçlarından birinin “proje-odaklı yönetim” olduğunu bilmeliyiz. Proje-odaklı yönetim, her adımın bir fizibilitesinin olması; tahminlerimiz, temennilerimiz ve gerçekleştirdiklerimizi ölçüye dayalı değerlendirilmesini şaşmaz bir görev olarak benimsemeliyiz. Öngördüklerimizle ulaşabildiklerimiz arasındaki makası, yani “deneysel mesafe ayarlarını” ödünsüz sürdürmeliyiz.
Dördüncüsü “kitle hafızasının zayıflığı” üzerine kurulan “popülist ve aşırı pragmatist” eğilimlerin tuzaklarına düşmemeliyiz. Kitle hafızasında boşluklar olabilir; ama tarihin hafızası, günü kurtarma adına toplumun kaynaklarını israf edenlerle ilgili asla ödün vermez. Arşivin belgeseli korkmaz, önyargı tuzaklarına düşmez, ezberler peşinden gitmez, kör inançlara saplanmaz, adalet ve merhameti ihmal etmez.
Beşincisi, başarının temelinde “içteki güç”ün yer aldığını unutmadan; kendimize çeki-düzen vermeliyiz. Vazgeçilmez ideallerimiz ve yaratmak istediğimiz sonuçları dünya genelindeki eğilimlerin fırsatlarını değerlendirme çizgisine oturtmalıyız. Büyük kırılma yaşandığını; yarının dün ve bugünden farklı olacağını; yarının da çok uzaklarda olmadığını hepimiz biliyoruz. O halde şu soruyu kendimize soralım: 19 Mayıs 1919 koşullarını iyi değerlendiren liderler olmasaydı, bugün bulunduğumuz konuma sahip olabilir miydik? Olamayacağımızı düşünüyorsak, bugün oluşmakta olan koşulları iyi okuyan liderler yaratma, onların arkasında kenetlenerek geleceğimizi inşa etmeliyiz.
